Caz müziğini dinlerken; ritmi bedeninde hissetmeyen var mıdır? Bir trompet sesi yükseldiğinde ya da müzik beklenmedik bir anda yön değiştirdiğinde dans etmek ister insan. Cazın önceden belirlenmiş kalıplara pek aldırmayan, doğaçlamaya ve özgürlüğe açık ruhuyla dansın neşesi arasında görünmez bir bağ olduğuna inanırım.
Bu yüzden, üyesi olduğum H3A yani Herodot Üçüncü Yaş Akademisi Derneği’nin 2026–2027 döneminde Bodrum Ticaret Odası’nda her ay gerçekleştireceği sunumların ilkinin caz üzerine olması benim için güzel bir başlangıçtı.
Sunumu yapan Eftal Köklü’yü, Bodrum’daki kültür ve sanat yaşamını izleyenler, her pazar Oasis Cinemarine’de yönettiği Sinema Kulübü buluşmalarından da tanırlar. Eftal Köklü, sinema ile müziğin birbirine karıştığı anlatımında bu kez bizi cazın New Orleans’tan başlayıp Fransa’ya uzanan serüvenine götürdü.

New Orleans’tan Avrupa’ya uzanan ses
Caz, farklı kültürlerin, farklı acıların ve farklı seslerin bir araya gelmesinden doğan bir müzik. Afrika kökenli ritimler, blues, spiritüeller ve bando müziği New Orleans’ta birbirine karışırken, yeni bir müzik türü kendine özgü bir ifade biçimiyle ortaya çıkmıştı.
Bu türün beni en çok etkileyen yanı her müzisyenin kendi sesini korurken diğerlerini de dinliyor olması. Biri öne çıktığında ötekilerin ona alan açması; sonra başka bir enstrümanın sözü alıp kendi istediği seslerde dolaşması. Ortada katı bir düzen değil, birbirini duymaya dayanan dengeli, ahenkli bir birliktelik var. Güzel bir sohbet gibi gelir bana bu karşılıklı doğaçlamalar.
La La Land filminin, Mia’nın cazdan nefret ettiğini söyleyip onu restoranlarda veya asansörlerde çalan öylesine bir arka plan müziğine benzettiği sahneyi hatırlar mısınız? Sebastian ona cazı öyle bir tutkuyla anlatır ki eminim bu sahneden sonra cazı sevmeyenler bile bu müziği başka bir kulakla dinlemeye başlamıştır. Sebastian cazdan bahsederken, tek tek müzisyenlerin enstrümanları aracılığıyla birbirleriyle nasıl konuştuklarını, çatıştıklarını, birbirlerinin sözünü kesip sonra yeniden buluştuklarını gözlerimizin önüne serer. Cazın canlılığını, hüznünü ve doğaçlamanın heyecanını bundan daha iyi anlatan çok az sahne vardır.
Eftal Köklü’nün sunumunu dinlemeye Lindy Hop eğitmeni arkadaşım Serkan Tanrıbilir ile birlikte gittik. Serkan’ın yayın aşamasında olan Senkoplu Devrim adlı bir kitabı var. Serkan, Lindy Hop’un tarihini ve yarattığı toplumsal etkileri anlatırken doğal olarak bu dansın beslendiği swing müziğine ve caza da geniş bir yer ayırıyor. Dolayısıyla Eftal’in anlatacakları, ikimizin de ilgi alanının tam ortasında duruyordu.
Gelelim Eftal Köklü’nün anlattıklarına…
Paris görüntüleriyle başlayan yolculuk
Eftal Köklü, sunumuna cazın Amerika’dan Fransa’ya uzanan yolculuğunu ve Fransa’nın zamanla bu müziğin ikinci vatanı hâline gelişini anlatacağını söyleyerek başladı. Ardından bize Woody Allen’ın Paris’te Gece Yarısı filminden kısa bir bölüm izletti. Paris görüntülerine Sidney Bechet’nin Si tu vois ma mère adlı parçası eşlik ediyordu.
Paris’te Gece Yarısı filminin resmî fragmanını izlemek için tıklayın.
Cazın Fransa’ya gelişi

Caz Fransa’ya ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında gelen Amerikalı askerlerle ulaşmış. Afrika kökenli Amerikalı askerlerden oluşan 369. Piyade Alayı’nın James Reese Europe yönetimindeki bandosu, 1918’de Fransa’nın çeşitli kentlerinde konserler vermiş. Fransız dinleyiciler, alıştıkları askerî bando müziğinden çok farklı olan bu ritmik ve özgür müzikle ilk kez karşılaşmışlar.
James Reese Europe’un bandosu, Fransız marşlarıyla başlayan konserlerini cazın canlı ve beklenmedik sesleriyle sürdürdüğünde, dinleyiciler daha önce hiç işitmedikleri bir müzikle tanışmışlar.
Dixieland ve cazın ilk doğaçlama sesleri
Fransız müzisyenler, Amerikalıların kendileriyle hemen hemen aynı çalgıları kullandıkları hâlde bu çalgılardan nasıl böylesine farklı sesler çıkardıklarını merak etmişler. Amerikan bandolarını gizlice izleyerek hem kullandıkları enstrümanları hem de çalma biçimlerini incelemeye başlamışlar. Böylece caz Fransızlarla gerçek anlamda tanışmış olmuş.

Sonra söz, kökleri New Orleans’a uzanan ve cazın ilk dönemleriyle özdeşleşen Dixieland’e geldi. Ardından caz tarihinin öncü isimlerinden Buddy Bolden’ın orkestrasına ait, 1890’ların ortalarında çekilmiş bir fotoğrafı izledik. Fotoğrafta elinde kornetiyle görülen Bolden, müziği doğaçlamaya açan ilk önemli orkestra liderlerinden biri kabul ediliyor. Ne yazık ki onun çaldığı müziği bugüne ulaştıran herhangi bir ses kaydı bulunmuyor.
Caz Çağı ve Dans Kulüpleri
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da ekonomik atılımın ve kültürel sarsıntının birlikte yaşandığı yeni bir dönem başlamış. Cazla güçlü biçimde özdeşleşen bu yıllar Jazz Age, yani Caz Çağı olarak anılmış. F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby adlı romanı da dönemin gösterişli, coşkulu ve kırılgan ruhunu yansıtan eserlerden biri olmuş.
Aynı yıllarda Avrupa’da, özellikle Paris’te de benzer bir hayat yaşanıyormuş. Fransızların Les Années folles, yani Çılgın Yıllar adını verdikleri bu dönemde savaşın bittiğine inanmak, yeniden eğlenmek ve geleceği düşünmeden yaşamak isteyen insanlar caz kulüplerini doldurmuşlar. Paris’in ünlü eğlence mekânlarından Le Bœuf sur le Toit —adı Türkçeye “Çatıdaki Öküz” diye çevrilebilir— dönemin sanatçılarını ve müzisyenlerini bir araya getiriyormuş.
Paris gecelerinin dikkat çekici kişilerinden biri de kızıl saçları nedeniyle Bricktop adıyla tanınan Amerikalı şarkıcı, dansçı ve gece kulübü işletmecisi Ada Smith’miş. Amerika’dan ve İngiltere’den gelen müzisyenlerin uğradığı Bricktop’ın kulübü, Paris’in cazla sabahlayan gecelerinin simge mekânlarından biri hâline gelmiş.
Sidney Bechet ve Joséphine Baker: Paris’in cazla dansı
1925 yılında Paris’e gelen La Revue Nègre, şehrin eğlence ve sanat dünyasında büyük bir heyecan yaratmış. Topluluğun öne çıkan iki isminden biri Amerikalı klarnetçi ve soprano saksofoncu Sidney Bechet, diğeri ise dansçı ve şarkıcı Joséphine Baker’mış.
Sunumun başında, Paris’te Gece Yarısı filminin görüntülerine eşlik eden Si tu vois ma mère parçasıyla dinlediğimiz Sidney Bechet, yaşamının önemli bir bölümünü Fransa’da geçirmiş ve bu ülkeyi ikinci vatanı olarak benimsemiş.

Amerika’da doğan Joséphine Baker ise Théâtre des Champs-Élysées sahnesine çıktığı andan itibaren büyük ilgi uyandırmış. Dansı, sahnedeki özgürlüğü ve alışılmış kalıplara sığmayan kişiliğiyle kısa sürede 1920’lerin Paris’inin simgelerinden biri hâline gelmiş. Onunla birlikte caz yalnızca dinlenen bir müzik olmaktan çıkmış; dans edilen, seyredilen ve bedende karşılığını bulan bir sahne sanatına dönüşmüş.
Eftal Köklü, cazın dansla kurduğu ilişkinin köklerini anlatırken Cakewalk’tan da söz etti. Amerika’daki plantasyonlarda yaşayan siyahlar, en büyük eğlencelerinden biri olarak beyaz efendileriyle hanımlarının yürüyüşlerini ve danslarını taklit ediyorlarmış. En başarılı taklidi yapanlara ödül olarak bir pasta verildiği için bu dansa zamanla Cakewalk denmiş.
Başlangıçta köleleştirilmiş insanların kendilerini ezenleri alaya aldıkları bu dans, daha sonra beyazların eğlence dünyasının da ilgisini çekmiş; sahne gösterilerine dönüşmüş ve Avrupa turnelerine kadar uzanmış. Böylece bir taklit ve örtülü itiraz biçimi olarak doğan Cakewalk, zamanla büyük bir eğlence sektörünün parçası hâline gelmiş.
Eftal Köklü, Baker’ı anlatırken onun Paris’e duyduğu sevgiyi dile getiren J’ai deux amours adlı şarkısını salondakilere dinletti.
Joséphine Baker’dan J’ai deux amours şarkısını dinlemek için tıklayın.
Joséphine Baker’ın hikâyesi, cazın Fransa’da gördüğü kabulün en çarpıcı örneklerinden biri. Doğduğu ülkede ten rengi nedeniyle ayrımcılığa uğrayan genç bir kadın, Paris’te büyük bir yıldız olarak karşılanmış. Fransa’yı zamanla ikinci vatanı kabul etmiş ve 1937’de Fransız vatandaşlığına geçmiş. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişi için çalışmış, sonraki yıllarda da ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi sürdürmüş.
Baker’ın yaşamında sahne ile siyaset, dans ile özgürlük birbirinden hiç ayrılmamış. Beni ona yaklaştıran da sanırım bu: Bedenin yalnızca müziğe eşlik etmediğini, başlı başına bir özgürlük ifadesine dönüşebildiğini göstermesi.
Django Reinhardt: Gitarın cazdaki sesini değiştiren müzisyen

Eftal Köklü, sunumuna Django Reinhardt’ın son derece özgün bir müzisyen olduğunu, caz orkestrasında o zamana kadar daha çok ritim sazı olarak kullanılan gitarı bir solo çalgıya dönüştürdüğünü anlatarak devam etti. Reinhardt’ın kemancı Stéphane Grappelli ile kurduğu birliktelik, gitarla kemanı cazın başlıca solo çalgıları arasına taşımış. İkilinin öncülük ettiği ve bugün Gypsy Jazz, Gypsy Swing ya da Fransızca adıyla Jazz Manouche olarak anılan bu gelenek, dünyanın pek çok yerinde hâlâ yaşatılıyor.
Roman kökenli Django, henüz 18 yaşındayken kaldığı karavanda bir yangın çıkmış ve sol elinin iki parmağı büyük ölçüde kullanamaz hâle gelmiş. Bir gitarist için müzik yaşamını sona erdirebilecek bu olayın ardından çalmayı bırakmamış; elinin yeni durumuna uygun, bütünüyle kendine özgü bir teknik geliştirmiş.
Elbette onun müziğinde Paris’in bal musette geleneğinin de etkisi olduğunu söylemek mümkün.
Tony Murena ile Joseph Colombo’nun bestelediği Indifférence, caz dünyasının en güzel örneklerinden biri. Indifférence parçasını dinlemek için tıklayın.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ise caz, Avrupa’da özgürlüğün, modernliğin ve yeniden yaşama sevincinin sesi olarak karşılık bulmuş. Savaşın karanlığından çıkan insanlar yeniden sokaklara, salonlara ve dans pistlerine dönmeye başlamışlar. Amerika’dan gelen caz müzisyenleri de özellikle Fransa’da büyük bir ilgi ve yakınlıkla karşılanmışlar.
Nice’te başlayan festival heyecanı
Eftal, sunumunda 1948’de Nice’te düzenlenen ve dünyanın ilk caz festivali kabul edilen etkinlikten de söz etti. Festivale katılan müzisyenlerin çoğu, Promenade des Anglais üzerindeki Hôtel Negresco’da kalmış. Otelin içinde o dönemin müzisyenlerine ait fotoğraflar hâlâ görülebiliyormuş.

Festivalin unutulmaz anlarından biri Hôtel Negresco’da yaşanmış. Fransız şarkıcı Suzy Delair, kapanış gecesinde C’est si bon’u söylemiş. Onu dinleyenler arasında Louis Armstrong da varmış. Armstrong şarkıyı çok sevmiş ve iki yıl sonra, 1950’de İngilizce sözlerle kaydetmiş. Şarkı onun yorumuyla bütün dünyaya yayılmış.
Bir şarkının yolculuğu sizce de bir insanın yolculuğuna benzemiyor mu? Nice’te bir otel salonunda söylenen Fransızca bir melodi, New York’ta Louis Armstrong’un trompeti ve sesiyle yeniden doğuyor; ardından dünyanın dört bir yanında insanların hatıralarına karışıyor.
Nice’ten Paris’e: Cazdaki ayrışma
Caz Festivali 1949’da bu kez Paris’te düzenlenmiş. Bu festivalde bir yıl önceki Nice festivalinde yer verilmeyen yeni yeni yükselen bebop akımının yanı sıra geleneksel cazın, swing’in temsilcileri bir araya gelmiş. Bebop, o yıllarda Fransa’daki caz çevrelerinde ciddi bir tartışmaya ve ayrışmaya yol açmış. Hatta etkili caz isimlerinden biri, bebop dinlediğini fakat hiç beğenmediğini ve bunun müzik olmadığını söylemiş. Buna karşın 1949 Paris Festivali’nde Charlie Parker, Miles Davis ve Sidney Bechet gibi, içlerinde bebop temsilcilerinin de bulunduğu önemli müzisyenler aynı programda buluşmuşlar.
Amerikalı caz müzisyenleri, kendi ülkelerinde karşılaştıkları ırkçılığın aksine Paris’te sanatlarıyla kabul gördüklerini hissediyorlarmış. Caz kulüpleri, mahzenler, kafeler ve gece boyunca süren müzik buluşmaları Paris’i onlar için başka türlü bir özgürlük alanına dönüştürmüş.
Miles Davis ile Juliette Gréco

1949 Paris Caz Festivali, Miles Davis’in yaşamında duygusal bir karşılaşmaya da sahne olmuş. Davis burada Fransız şarkıcı ve oyuncu Juliette Gréco ile tanışmış. Gréco, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın da içinde bulunduğu Saint-Germain-des-Prés çevresinin simge isimlerinden biriymiş. Aralarında güçlü bir aşk doğmuş; ancak Amerika’daki ırkçılığın bu ilişkiye izin vermeyeceğini düşünen Davis, Greco’yu yanında götürmeden ülkesine dönmüş.
Caz ile chanson birbirine karışırken
Eftal Köklü, Fransa’da cazın Django Reinhardt’ın öncülük ettiği Jazz Manouche geleneğiyle beraber; modern cazla sürdüğünü anlattı. Fransa’nın önemli caz bestecileri yetiştirdiğini belirterek bu farklı çizgilerden örnekler dinletti.
Fransa cazı kabul etmekle yetinmemiş; onu kendi müzik geleneğiyle de buluşturmuş. Fransız chanson’larının söze, hikâyeye ve şiire verdiği önem, cazın ritmi ve doğaçlama özgürlüğüyle karşılaşınca Fransa’ya özgü yeni bir anlatım ortaya çıkmış.
Eftal Köklü, yeniden Fransız şansonuna dönerken bu geleneğin köklerinde “troubadour” adı verilen gezgin ozanların bulunduğunu anlattı. Bu geleneğin önemli temsilcilerinden Georges Brassens’den söz ederek onun L’Orage adlı şarkısını seçti. Şarkıyı, adı “Oyuncu Kediler” anlamına gelen Fransız swing topluluğu Les Chats Badins’in düzenlemesinden dinledik. Topluluk, Georges Brassens şarkılarını özgün swing düzenlemeleriyle yeniden yorumluyormuş.
Bu etkileşim aslında iki yönlüymüş. Chanson’un güçlü sözleri ve melodik yapısı caz müzisyenlerine yeni bir repertuvar sunarken; cazın armonileri, senkoplu ritimleri ve özgür yorumları da Fransız şarkılarına başka bir renk kazandırmış. Édith Piaf’tan Charles Trenet’ye, Juliette Gréco’dan Yves Montand’a uzanan Fransız şarkı geleneği; cazın gece kulüpleri, orkestraları ve müzisyenleriyle aynı dünyada nefes almış.
Fransız cazını Amerikan cazından ayıran özelliklerden biri de burada ortaya çıkmış: Amerikan cazındaki ritim ve doğaçlama gücü, Fransız chanson’unun şiirsel ve hikâye anlatan diliyle birleşmiş. Müzik yalnızca çalınan değil; bir aşkı, bir yalnızlığı, bir şehri ya da politik bir itirazı anlatan sese dönüşmüş.
Suzy Delair’in C’est si bon’u, Joséphine Baker’ın J’ai deux amours’u ve biraz sonra hikâyesine geleceğimiz Boris Vian’ın Le Déserteur’ü bu karşılaşmanın farklı yüzlerini taşıyor. Biri yaşama sevincini, biri iki ülke arasında bölünmüş bir aidiyeti, diğeri ise savaşa karşı açık bir itirazı dile getiriyor.
Bu dünyanın en ilginç kişilerinden biri de kuşkusuz Boris Vian. Mühendis, romancı, şair, eleştirmen, oyuncu ve trompetçi… Sanki tek bir hayat ona yetmiyormuş gibi bütün sanatların içinde dolaşmış. Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın çevresinde yer alıyor, Paris’e gelen Amerikalı cazcılarla dostluklar kuruyor ve iki kültür arasında bir köprü oluşturuyormuş.
Boris Vian’ın yaşamına bakınca cazın yalnızca müzikal değil, düşünsel tarafını da görmek mümkün. Onun için müzik, hayatın dışında kalan bir eğlence değil; hayata, savaşa ve kurulu düzene karşı söz söylemenin yollarından biriymiş gibi görünüyor.
Bir şarkı nasıl itiraza dönüşür?
Vian’ın 1954’te yazdığı Le Déserteur —Asker Kaçağı— açık bir savaş karşıtı bildiriymiş. Cumhurbaşkanına yazılmış bir mektup biçimindeki şarkıda, askere çağrılan bir insan savaşa gitmeyeceğini ve öldürmek istemediğini söylüyormuş.
Şarkı, Fransa’nın Çinhindi’ndeki yenilgisinin ve ardından başlayan Cezayir Savaşı’nın gölgesinde büyük yankı uyandırmış. Yasaklanmış, sözleri değiştirilmiş; fakat susturulamamış. İnsanların söylemek isteyip de söyleyemediklerine ses olmuş.
Cazın özgürlükle ilişkisi tam da burada belirginleşiyor. Doğaçlama yalnızca müzikal bir yöntem değil; insana kendi sesini bulabileceğini hatırlatan bir alan. Önüne konulan notalara bütünüyle bağlı kalmadan, başkasının sesini bastırmadan, yine de kendin olarak var olabilmek…
Miles Davis’in Paris’te doğaçladığı film müziği
Eftal Köklü, Miles Davis’in Paris’le kurduğu bağın müzikteki izlerine de değindi. Davis, Louis Malle’in Jeanne Moreau’nun başrolünde olduğu Ascenseur pour l’échafaud filmi için müzikler kaydetmiş. Müzisyenler stüdyoda filmin sahnelerini izlerken Davis’in trompeti görüntülerin üzerine doğaçlayarak ilerlemiş. Ortaya çıkan müzik, hem filmin karanlık ve yalnız atmosferinin hem de caz ile sinemanın birbirine nasıl dokunabileceğinin unutulmaz örneklerinden biri olmuş.
O yıllarda Paris’e birkaç kez gelen Louis Armstrong, daha sonra 1961 yapımı Paris Blues filminde de rol almış.
Müziğin açtığı kapılar
Eftal Köklü’nün sunumunu dinlerken, cazın geçtiği şehirleri ve dokunduğu hayatları düşündüm. Nedim Gürsel’i ve onun şehirlerle, o şehirlerin sanatçılarıyla kurduğu bağı anmadan geçemedim. New Orleans’ın sokaklarından savaş yıllarının Fransa’sına, Joséphine Baker’ın dansından Django Reinhardt’ın gitarına, Nice’teki Hôtel Negresco’dan Paris’in mahzen kulüplerine ve Boris Vian’ın savaş karşıtı sözlerine uzanan bu hikâyede müzik, ülkeler ve insanlar arasında görünmez yollar açıyordu.
Bu yolun bir ucunda Nedim Gürsel için resim ve edebiyat varsa benim için de Lindy Hop var. Dans ederken müziğin nereye gideceğini tam olarak bilemezsiniz. Bir an durur, bir an hızlanır; bazen yön değiştirir. Siz de hem kendi dengenizi korur hem karşınızdakini dinlersiniz.
Galiba cazın hayata söylediği şey de bu: Her şey önceden yazılmış olmak zorunda değil. En güzel anlar, birbirimizi gerçekten dinlediğimizde ve doğaçlamaya cesaret ettiğimizde ortaya çıkar. H3A’nın 2026–2027 döneminin ilk sunumu, bana caz tarihinden isimler ve tarihlerle beraber müziğin savaşlardan, sınırlardan ve zamanlardan daha uzun bir hafızası olduğunu hatırlattı. Aklımda ise Louis Armstrong’un sesi, Joséphine Baker’ın dansı, Django Reinhardt’ın gitarı, Boris Vian’ın itirazı ve dans etmeye çağıran o tanıdık ritim vardı.
Eftal Köklü hakkında:
EFTAL KÖKLÜ
1951 yılında Bursa’da dünyaya geldi. 1970’te İstanbul Saint Joseph Fransız Erkek Lisesi’nden ve 1975’te ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu.
Türkiye’de kendi firması ile yürüttüğü yüklenicilik hizmetlerinin yanı sıra; profesyonel olarak Suudi Arabistan, Kazakistan, Polonya, Fas, Tunus, Gürcistan gibi yabancı ülkelerde çeşitli bina ve altyapı inşaat taahhütlerinin gerçekleştirilmesinde proje ve şirket yöneticisi olarak görevler aldı.
Bodrum ODTÜ Mezunları Derneği’nde (BODTÜM) 2018-2023 arası üst üste iki dönem, Herodot 3. Yaş Akademisi (H3A) derneğinde ise 2022-2024 arası bir dönem Yönetim Kurulu başkanlıklarında bulundu.
Halen H3A Yönetim Kurulu üyesi ve son üç yıldır bu derneğin bünyesinde kurmuş olduğu “Sinematek H3A” etkinlik grubunda, düzenli olarak, kendi arşivinden seçtiği filmlerin açıklamalı gösterimlerini yapmakta.

