Bodrum’u en uzun süre kimlerin yönettiğini merak ederken, karşıma zor bir soru çıktı: Bir kentin kimliğini ona en uzun süre egemen olanlar mı belirler, yoksa birkaç yılda bütün geleceğini değiştirenler mi?
Bu sorunun yanıtını aramaya başladığımda, egemenliğin süresiyle bırakılan izin birbirine denk düşmediğini gördüm. Roma, Halikarnassos’u yaklaşık beş yüzyıl; Doğu Roma ise sekiz yüzyılı aşkın süre yönetti, Osmanlı hâkimiyeti yaklaşık dört yüzyıl sürdü.
Buna karşılık Mausolos, yirmi küsur yıllık yönetiminde kenti yeniden kurmuş; II. Artemisia yalnızca birkaç yıl içinde Halikarnassos’un adını dünyanın belleğine kazıyacak Mausoleum’un yapımını sürdürmüştü.
Rodos Şövalyeleri burada Roma ve Osmanlı’dan çok daha kısa süre bulunmalarına rağmen, kentin bugünkü siluetine hâkim olan kaleyi bıraktı.
Halikarnas Balıkçısı ise hiçbir siyasal güce sahip olmadığı hâlde tek bir insan ömrü içinde Bodrum’u edebiyatın, mitolojinin ve Mavi Yolculuk’un kentine dönüştürdü.
Demek ki bir kentin ömrü, yalnızca onu yönetenlerin sıralandığı bir egemenlik cetveliyle anlatılamaz. Kimi ona bir beden verir, kimi ruh katar; kimi korur, kimi anıtlaştırır.
Kimi yüzlerce yıl kalmasına rağmen belli belirsiz iz bırakır, kimi birkaç yıl içinde kentin bütün geleceğini değiştirir.
Bu yazının kahramanı da bu nedenle bir hükümdar ya da uygarlık değil; bütün bu iktidarlardan geçerek sürekli değişen, yıkılan ve yeniden kurulan Bodrum’un kendisidir.
Halikarnassos’tan Önceki Bodrum
Bodrum’un öyküsü Halikarnassos adıyla başlamadı. Dorlar kıyıya gelmeden önce yarımadanın tepelerinde Lelegler ve Karialılar yaşıyordu. Savunmaya elverişli yüksek noktalara küçük yerleşimler, kaleler ve mezarlar yaptılar.
Pedasa, Termera, Madnasa, Syangela ve yarımadanın bugün ancak izlerini sürebildiğimiz diğer eski yerleşimleri, tek bir büyük kent çevresinde toplanmış değildi. Her koy, tepe ve vadi kendi küçük yaşam alanını oluşturuyordu. Bodrum’un ilk yerleşim biçimi merkezî değil, coğrafyaya dağılmış bir yapı gösteriyordu.
Lelegler ve Karialılar Bodrum’a büyük anıtlardan önce, coğrafyayla birlikte yaşama bilgisini bıraktılar. Yarımadanın suyunu, kayasını, rüzgârını ve korunmaya elverişli tepelerini tanıyorlardı. Bugün yerini hâlâ kesinleştiremediğimiz Madnasa gibi kentler de Bodrum’un toprağında saklı duran bir hafızadır.
Karışarak Doğan Kent
Troizen’den gelen Dorlar kıyıya yerleştiğinde, buradaki halklar ortadan kaybolmamıştı. Dorlar, Lelegler ve Karialılar zamanla birbirleriyle karışmış; Halikarnassos başlangıcından itibaren birden fazla kültürün buluştuğu bir kent olmuştu.
Ancak kentin içindeki yerli Karia ve Leleg damarları yaşamaya devam etti.
Belki de Salmakis ile Hermaphroditos’un öyküsü bu nedenle burada böylesine anlamlı. Salmakis kaynağında iki varlığın tek bedende birleşmesini anlatan mit, yalnızca cinsiyetler arasındaki sınırların aşılmasının değil, farklı halkların aynı kent kimliği içinde kaynaşmasının da simgesi olarak okunabilir.
Halikarnassos, daha doğduğu anda çok halklı, melez bir kentti. Onun gücü saflığında değil, farklılıkları içine alıp dönüştürebilmesindeydi.
Karia’nın Kutsal Coğrafyası
Karia’daki dinsel yaşam, tek bir büyük tapınak ya da merkez çevresinde biçimlenmedi. Dağlar, kayalar, su kaynakları, mağaralar ve kutsal yollar, inanç dünyasının parçalarıydı.
Mylasa yakınlarındaki Labraunda’da tapınılan çift baltalı Zeus Labraundos, Karia’nın en önemli tanrılarından biriydi. Hekatomnos Hanedanı, özellikle Mausolos ve İdrieus dönemlerinde bu kutsal alanı büyük yapılarla donattı.
Zeus Labraundos yalnızca dinsel bir varlık değil, hanedanın bütün Karia üzerindeki hâkimiyetini meşrulaştıran siyasal bir güçtü.
Mausolos başkenti Mylasa’dan Halikarnassos’a taşıdı ama hanedanının kutsal köklerini terk etmedi. Labraunda onun Karialı geçmişini; Halikarnassos ise denize açılan yeni geleceğini temsil ediyordu.
Halikarnassos’un kutsallığı Salmakis kaynağında, Pedasa’nın kehanetçi Athena rahibelerinde ve farklı kuruluş mitlerinde ortaya çıkar.
Herodotos’un aktardığına göre Pedasa ve çevresinde büyük bir felaket yaklaşınca Athena rahibesinin sakalı çıkarmış. Salmakis’te kadın ve erkeğin aynı bedende birleşmesiyle Pedasa’da kadın rahibenin bedeninde erkeklik işaretinin belirmesi arasında, kanıtlayamasak da düşünmeye değer bir paralellik bulunuyor.
I. Artemisia: Halikarnassos Denize Açılıyor
Halikarnassos’un bilinen ilk hanedanlarından Lygdamis ailesinin kızı olan I. Artemisia’nın kaç yıl hüküm sürdüğünü kesin olarak bilmiyoruz. Ancak bıraktığı izin büyüklüğünü biliyoruz.
MÖ 480’de Pers Kralı Kserkses’in Yunanistan seferine beş gemilik bir filoyla katıldı. Salamis Deniz Savaşı öncesinde Kserkses’e denizde savaşmamasını önerecek kadar bağımsız düşünebilmiş; görüşü kabul edilmediğinde ise filosunun başında savaşa girmişti.
Onu yalnızca cesur bir kadın komutan olarak görmek yetersiz kalır. Artemisia, büyük bir imparatorlukla ittifak kurarken kendi kentinin çıkarlarını koruyabilen bir hükümdardı. Siyasal öngörüsüyle Kserkses’in saygısını kazanmıştı.
I. Artemisia, Halikarnassos’a denizci bir kimlik ve uluslararası bir itibar bıraktı. Onun hükümdarlık süresi belirsiz; fakat birkaç gemiyle çıktığı tarih sahnesindeki etkisi, yüzyıllarca yönetimde kalan birçok hükümdardan daha kalıcı oldu.
Mausolos: Kentin Bedeni Kuruluyor
Halikarnassos’un en büyük fiziksel dönüşümü Mausolos döneminde gerçekleşti. Mausolos, görünüşte Pers İmparatorluğu’nun Karia satrabıydı; gerçekte ise bağımsız bir kral gibi hüküm sürüyordu.
Başkenti Mylasa’dan Halikarnassos’a taşımış; çevredeki Leleg yerleşimlerinin önemli bir bölümünü yeni başkente bağlamıştı. Kentin sınırlarını genişletmiş; limanları, surları, yolları, tiyatrosu, sarayı ve kamusal alanlarıyla yeni bir Halikarnassos kurmuştu.
Kent, denize doğru alçalan yamaçlar üzerinde tiyatral bir görünüm kazanmıştı. Mausoleum ise yalnızca bir mezar olarak değil, bütün şehir planının ve hanedan iktidarının merkezine yerleştirilmişti.
Şehircilik ve anıtsal kamusal yaşam açısından Bodrum’un en parlak dönemi Mausolos zamanıdır. Ancak bu görkemli başkentin kuruluşunun kuşkusuz bir bedeli oldu.
Çevredeki küçük Leleg yerleşimlerinin halkları Halikarnassos’ta toplanmış, yerel yaşamlar merkezî bir iktidarın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmişti.
Mausolos Bodrum’a görkemli bir beden verdi; fakat bu bedenin nasıl ve kimlerin bedeliyle kurulduğunu da sormamız gerekir.
II. Artemisia: Kente Ölümsüzlük Kazandıran Kadın
Mausolos’un MÖ 353’te ölümünün ardından yönetimi kız kardeşi ve eşi II. Artemisia devraldı. Yalnızca yaklaşık üç yıl hüküm sürmesine rağmen Halikarnassos tarihinin en kalıcı kişilerinden biri oldu.
Mausoleum’un yapımını sürdürdü, dönemin en önemli heykeltıraşlarının eserleriyle donatılan bu anıtın dünya belleğine yerleşmesini sağladı.
Bugün dünyanın farklı dillerinde büyük anıt mezarlar için kullanılan “mozole” sözcüğü hâlâ Mausolos’un adını taşıyor.
Ancak II. Artemisia’yı yalnızca ölen kocasına büyük bir mezar yaptıran yaslı eş olarak anlatmak haksızlık olur. O aynı zamanda hüküm süren bir kraliçe ve askerî stratejistti.
Halikarnassos’a saldıran Rodosluları tuzağa düşürdü, gemilerine el koydu ve karşı saldırıyla Rodos’ta bir zafer anıtı diktirdi.
Roma Halikarnassos’u yaklaşık beş yüzyıl yönetti fakat kente adını verecek bir anıt bırakmadı. II. Artemisia ise yaklaşık üç yıl içinde Halikarnassos’un adını dünyanın ortak sözlüğüne kazıdı.Mausolos kentin bedenini yarattıysa, II. Artemisia ona ölümsüzlük kazandırdı.
Kraliçe Ada: Sürgünden Dönen Hafıza
Hekatomnos Hanedanı’nın diğer güçlü kadını Kraliçe Ada’dır. Kardeşi Piksodaros tarafından tahttan indirilerek Alinda’ya sürgüne gönderildi. Büyük İskender Karia’ya geldiğinde onunla iş birliği kurdu ve yeniden yönetici oldu.
Ada’nın öyküsü, askerî güç kadar diplomasinin ve meşruiyetin de belirleyici olduğunu gösteriyor. O, hanedanın geçmişiyle yeni Makedon egemenliği arasında bir köprü kurdu.
I. Artemisia, II. Artemisia ve Kraliçe Ada’yı birbirinden kopuk üç kadın olarak değil, Karia’nın kadın hükümdarlık geleneğinin üç güçlü halkası olarak düşünmeliyiz:
I. Artemisia denizdeki siyasal aklı, II. Artemisia kentin savunmasını ve anıtsal hafızasını, Ada ise süreklilik ve diplomasiyi temsil eder.
Halikarnassos’un tarihi yalnızca Mausolos’un kurduğu bir erkek iktidarının tarihi değildir. Kadınlar bu kenti yönetmiş, savunmuş ve hafızasını geleceğe taşımıştır.
İskender: Bir Egemenliğin Sonu, Bir Başkentin Yıkımı
Büyük İskender MÖ 334’te Halikarnassos’a geldiğinde kent Pers satrabı Orontobates ve Rodoslu Memnon tarafından savunuluyordu. Güçlü surları nedeniyle kuşatma uzun ve yıkıcı geçmişti. Kentin düşeceğini anlayan savunmacılar geri çekilirken bazı bölgeleri ateşe verdi; İskender’in ordusu da surların ve yerleşimin önemli bölümünü tahrip etti. Böylece Pers egemenliği sona erdi fakat Mausolos’un kurduğu görkemli başkent ağır bir yara aldı.
İskender’in gelişi Halikarnassos için aynı anda hem kurtuluş hem yıkım oldu. Kent bir egemenlikten kurtulurken kendi bedenini kaybetti ve bir daha eski siyasal gücüne ulaşamadı.
Uzun Süren Fakat Görünmezleşen Dönemler
Roma yaklaşık beş yüzyıl, Doğu Roma ise sekiz yüzyılı aşkın süre Halikarnassos’a egemen oldu. Buna rağmen Bodrum denildiğinde akla gelen ilk büyük simgeler Roma veya Bizans dönemlerine ait değildir.
Roma, mevcut kenti devraldı ama Halikarnassos’u Efes ya da Aphrodisias gibi büyük bir imparatorluk merkezine dönüştürmedi. Kent yaşamaya devam etti, Akdeniz’in ticaret ağına bağlandı; fakat yeni bir altın çağ yaşayamadı.
Bizans döneminde Halikarnassos bir piskoposluk merkezi olmuş; yarımadaya kiliseler, bazilikalar ve manastırlar yayılmıştı. Buna rağmen Efes’in Meryem Ana ve Aziz Yuhanna’yla, Myra’nın Aziz Nikolaos’la kazandığı dinsel öneme ulaşamadı.
Bir yönetimin uzunluğu, kentin belleğinde aynı ölçüde yer edinmesine yetmedi.
Mausoleum’un Taşlarından Yükselen Kale
Rodos Şövalyeleri Bodrum’da Roma, Bizans ve Osmanlı’dan daha kısa süre kaldı. Buna rağmen yaptıkları kale bugün kentin siluetine hâkimdir.
Kalenin yapımında, o tarihte depremlerle büyük ölçüde yıkılmış bulunan Mausoleum’un taşları ve mimari parçaları kullanılmıştı. Bir dönemin anıt mezarı, başka bir dönemin savunma yapısına dönüşmüştü.
Bu yalnızca bir tahribat öyküsü değildir; taşların ikinci hayatıdır. Aynı taş önce Mausolos’un ölümsüzlüğünü, ardından şövalyelerin askerî gücünü temsil etti. Halikarnassos’un bedeni Petronium Kalesi’ne, Petronium adı da zamanla Bodrum’a dönüştü.
Osmanlı Bodrum’u: Anıtlardan Çok Gündelik Hayat
Osmanlı, Bodrum’u toplamda yaklaşık dört yüzyıl yönetti. Ancak burayı büyük bir idari, ticari ya da dinsel merkez hâline getirmedi.
Bodrum küçük bir liman ve kale kasabası olarak yaşamıştı. Osmanlı’nın buradaki izi büyük saraylarda ya da külliyelerde değil; tersanede, camilerde, ahşap tekne yapımında, balıkçılıkta, süngercilikte, mezarlıklarda ve mahalle hayatında aranmalı. Bodrum’a anıtsal bir kimlikten çok, yaşayan bir deniz kültürü bıraktı.
Halikarnas Balıkçısı: Bodrum’un İkinci Kuruluşu
Cevat Şakir Kabaağaçlı Bodrum’a bir hükümdar ya da şehir plancısı olarak değil, sürgün olarak geldi. Hiçbir siyasal yetkisi yoktu. Buna rağmen modern Bodrum’un kimliği üzerinde birçok hükümdardan daha etkili oldu.
Kentin denizini, mitolojisini, bitkilerini ve insanlarını anlattı. Antik Karia ile yaşayan Bodrum arasında yeniden bağ kurdu. Mavi Yolculuk düşüncesiyle Bodrum’u yalnızca bir kıyı kasabası değil, Ege ve Akdeniz uygarlıklarının dünyaya açılan kapısı hâline getirdi.
Mausolos Bodrum’un bedenini kurdu; Halikarnas Balıkçısı ise modern ruhunu.
Bodrum’a En Büyük Zararı Kim Verdi?
Bir kentin öyküsünü yalnız onu kuranları ve güzelleştirenleri anlatarak tamamlayamayız. Onu yaralayanları da sormamız gerekir.
Antik Halikarnassos’un yaşadığı en ağır yıkım MÖ 334’teki kuşatmaydı. Fakat bunun sorumluluğunu yalnızca Büyük İskender’e yükleyemeyiz. İskender kente saldırdı, Pers savunmacılar geri çekilirken kenti ateşe verdi. Halikarnassos iki büyük güç arasındaki savaşın bedelini ağır ödedi.
Mausoleum’un fiziksel kaybında depremlerin ardından yapının taşlarını kullanan Rodos Şövalyelerinin de payı var. Daha sonra anıttan kalan önemli eserlerin British Museum’a götürülmesi ise Bodrum ile kendi geçmişi arasındaki bağı zayıflattı.
Fakat bütün yarımadaya yayılan, geri döndürülmesi en zor zarar yakın dönemde ortaya çıktı.
Turizm Bodrum’a gelir, iş, ulaşım, kültürel çeşitlilik ve dünya çapında görünürlük sağladı. Ancak özellikle 1980’lerden sonra hızlanan turizm kentleşmesi, ikinci konutlar ve kıyı rantı yarımadanın doğal ve toplumsal yapısını değiştirdi.
Koylar yapılaştı, tarım alanları azaldı, yollar yarımadayı parçaladı. Kıyıyla halkın ilişkisi zayıfladı. Geleneksel köyler yazlık sitelere dönüştü. Yerel halk artan arsa, konut ve kira fiyatları karşısında kendi yaşadığı yerden uzaklaşmaya başladı.
Bodrum’daki bu dönüşümü yalnızca klasik anlamda “gecekondulaşma” olarak adlandırmak doğru olmaz. Çünkü yapılaşmanın büyük bölümü yoksulların barınma ihtiyacından değil; varlıklı kesimlerin ikinci konut, villa ve kıyıda yaşam arzusundan doğdu.
Bodrum’a en büyük zararı onu fethedenler vermedi. Onu seven, ona sahip olmak isteyen ve bu sevgiye sınır koyamayanlar verdi.
Tarihin En Konforlu Bodrumluları
Bütün bu plansızlığa rağmen, maddi konfor ve teknoloji bakımından Bodrum tarihinin en rahat yaşayan insanları kuşkusuz biziz.
Bugün sıradan bir Bodrumlunun ulaşabildiği elektrik, sıcak su, buzdolabı, klima, otomobil, uçak, modern tıp, internet ve anlık iletişim olanakları Mausolos’un sarayında bile yoktu.
Mausolos daha görkemli bir kentte ama daha konforsuz bir evde yaşıyordu. Günümüz Bodrumlusu daha konforlu bir evde fakat daha düzensiz bir kentte yaşıyor.
Teknoloji aynı zamanda kent planlamasının eksiklerini bireysel olarak telafi etmemizi sağlıyor. Su gelmediğinde depo ve hidrofor, toplu taşıma yetersiz kaldığında otomobil, sıcaklık arttığında klima kullanıyoruz. Kamunun çözmesi gereken sorunları kişisel imkânlarımızla aşmaya çalışıyoruz.
Böylece evlerimizin içi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar konforlu olurken, kapının dışındaki ortak kent hayatı aynı ölçüde iyileşmiyor.
Her Şeyi Bilen Bodrumlular Olarak Biz
Antik Halikarnassos’un insanı dünyada olup bitenlerden sınırlı biçimde haberdardı. Haberler limana gelen tüccarlar, denizciler, askerler ve haberciler aracılığıyla yayılıyordu.
Biz ise Bodrum’da otururken dünyanın öbür ucundaki bir savaşı, iklim değişikliğini, yeni bir arkeolojik keşfi veya başka bir toplumun yaşamını birkaç saniye içinde öğrenebiliyoruz.
Üstelik Bodrum’un geleceğini de büyük ölçüde biliyoruz. Uydu görüntüleriyle yapılaşmayı izliyor, su kaynaklarını ölçüyor, nüfus artışını hesaplıyor ve on yıl sonra hangi alanların yapılaşma tehlikesiyle karşılaşacağını modelleyebiliyoruz.
Buna rağmen bildiklerimizi ortak bir iradeye dönüştürmekte zorlanıyoruz.
Antik Halikarnassos’un insanı kentin geleceğini bilmiyordu. Biz Bodrum’un nereye gittiğini biliyor, ölçüyor ve haritalıyoruz.
Öyleyse asıl soru artık şudur:
Biz bu bilgiyle ne yapacağız?
Kahramanımız Bodrum
Bodrum’un üç bin yıllık öyküsü, yalnızca ona en uzun süre egemen olanların değil; ona beden, ruh, hafıza ve bazen de yara bırakanların öyküsüdür.
Lelegler ve Karialılar yarımadanın tepelerine yerleşti; kayayı, suyu ve rüzgârı tanıyarak coğrafyayla birlikte yaşamanın ilk izlerini bıraktı. Dorlar kıyıya geldi, yerli halklarla karıştı ve Halikarnassos farklı kimliklerin buluştuğu bir kente dönüştü. Salmakis’in suyunda birleşen bedenler gibi, Leleg, Karia ve Dor kültürleri de bu kentte birbirine karıştı.
I. Artemisia Halikarnassos’u denize taşıdı; siyasal zekâsı ve cesaretiyle kente uluslararası bir itibar kazandırdı. Mausolos başkenti buraya taşıdı, çevredeki yerleşimleri bir araya getirdi ve Halikarnassos’u çağının en görkemli kentlerinden biri olarak yeniden kurdu.
II. Artemisia kenti savundu ve Mausoleum’un yapımını sürdürerek Halikarnassos’un adını dünyanın belleğine kazıdı.
Kraliçe Ada ise sürgünden döndü, hanedanın meşruiyetini ve Karia’nın siyasal devamlılığını korudu.
Büyük İskender’in kuşatması kenti ağır biçimde yaraladı.
Roma ve Doğu Roma uzun yüzyıllar boyunca onu yaşattı; fakat Halikarnassos bir daha Mausolos dönemindeki gücüne ulaşamadı.
Rodos Şövalyeleri Mausoleum’un taşlarından yükselttikleri kaleyle kentin bugünkü siluetini belirledi.
Osmanlı, Bodrum’a büyük anıtlardan çok tersaneyi, denizciliği, tekne yapımını ve gündelik mahalle kültürünü bıraktı.
Yüzyıllar sonra Halikarnas Balıkçısı geldi. Bir hükümdar değildi, ordusu ve siyasal gücü yoktu. Buna rağmen Bodrum’u deniziyle, mitolojisiyle, bitkileriyle ve insanlarıyla yeniden anlattı.
Mausolos kentin bedenine şekil verdiyse, Halikarnas Balıkçısı modern ruhunu uyandırdı.
Ardından turizm geldi. Bodrum’u yoksulluktan ve unutulmuşluktan çıkardı; dünyaya tanıttı, iş ve zenginlik getirdi.
Fakat büyüdükçe kıyıları yapılaştırdı, köyleri dönüştürdü, tarım alanlarını azalttı ve yerel halkın kendi kentindeki yerini daralttı. Bodrum’u sevenlerin ona sahip olma arzusu, zamanla sevdikleri şeyi değiştirmeye başladı.
Bugün Bodrum’un tarihindeki en bilgili ve en konforlu insanlar olarak bizler yaşıyoruz. Geçmişi araştırabiliyor, yapılaşmayı uydulardan izleyebiliyor, suyun ne zaman tükeneceğini hesaplayabiliyor ve alınması gereken önlemleri biliyoruz. Bizden önce yaşayanların sahip olmadığı bilgiye, teknolojiye ve iletişim olanaklarına sahibiz.
Fakat bilmek, etkili olmamıza, Bodrum’un kaderini değiştirmemize yetmiyor.
Bodrum, bugüne kadar kendisine gelen herkesi içine aldı. Halkları, tanrıları, dilleri ve hikâyeleri birbirine karıştırdı. Yıkıldı, yeniden kuruldu; unutuldu, yeniden keşfedildi. Her çağ ona başka bir ad, başka bir görünüş ve başka bir anlam verdi. Bütün bu değişimler içinde yaşamayı sürdürdü.
Şimdi Bodrum’un hikâyesinde sıra bize geldi.
Yazıya başlarken bir kentin kimliğini ona en uzun süre egemen olanların mı, yoksa birkaç yılda geleceğini değiştirenlerin mi belirlediğini sormuştum. Bodrum’un tarihi bana, etkinin süreyle ölçülemeyeceğini gösterdi.
Bir kentin geleceğini değiştirmek için yüzlerce yıl gerekmiyor.
Bu nedenle asıl soru artık bizim Bodrum’u geleceğe nasıl bırakacağımızdır.
Çünkü Bodrum’un hikâyesi henüz sona ermedi.

