Galip İsen ve İkbal Çiğdem Köse Bodrumlife söyleşisinde
Galip İsen ve İkbal Çiğdem Köse, Bodrumlife için Bodrum üzerine yaptıkları söyleşide.

Bir Bodrum Feylesofu: Galip İsen

Eski Bodrum’dan bugüne değişen kenti, kültürü ve insanları Galip İsen’in kendine özgü diliyle konuştuk.

//
181 Kez Okundu

(Bu söyleşi 2017 yılında yapılmıştır)
Galip İsen
(1952-2018) , okumuş yazmış, hocalık yapmış bir Bodrum yerleşeni. Sevmiş, gönül vermiş. Şimdilerde daha çok eleştiriyor, daha çok kızıyor, daha çok bal damlıyor kaleminden… Sosyal medyada alkışlayanı da çok, neler yazıyor bu adam diyeni de. Yakından tanıyan bizlere göre Galip Hoca gerçek bir Bodrum Feylesofu yani filozof hatta ermiş. “Bir dokun bin ah işit” derler ya biz daha sormadan anlatmaya başlayan bir hazırcevap, bilge..

Not: Galip İsen’in yanıtlarında, kullandığı dil ve yazım kurallarına karışılmamıştır.

Hoca, şu geldiğin zamanlarından bahsetsene, nasıldı Bodrum?

Bodrum’a takvim târihi kullanmadan, kültür târihi ile, yâni, insanî tecrübenin, düşünme yöntemlerinin ölçüt alındığı bir zaman birimi ile târif edeyim. Bu zamanlama da en güzel mîmârîde kendini gösterir.

Ben ilk geldiğimde Bodrum, merhum İsmail Uslu’nun tanımı ile, “biblo gibi” idi. Hani o hiç görmeyenlerin, bilmeyenlerin (bile) nostalji ile (!) anımsadıkları, kartpostallarda kalan “eski Bodrum” var ya, o idi işte. Hani şu Cevat Şakir’in kabak tadı veren Bodrum’a ilk bakış tiradındaki kasabacık vardı ya… hani artık girişteki o manzarası bile asfalt altında kalan… O Bodrum idi.

Lâkin, ucundan, kıyısından da, yine İsmail Uslu’nun anlatımı ile, “oğlen askerden gelcek, gızı evercez ne diye, baççanın gıyına bi oda, damın depesine bi gat çıka çıka”, biblo Bodrum’a tecavüz de başlamış idi. Evrensel ulu tanrı $ hazretlerinin baş rahiplerinden turizma efendi de kan emmeye ufaktan koyulmuş, “daha çok $ = daha çok yatak + daha çok otel + daha çok kat + daha çok beton” ahmaklığının karsinojen prototipleri tek tük de olsa zuhur etmişti . Bodrum öyle güzeldi ki, 80’lerde Mykonos‘a gittiğimde ağlayasım geldi: “Ne yapmışız biz güzelim kasabamıza? Bir mahallemiz buraya bedeldi!” diye.

Bodrum Manastır Tepesi’nden eski Bodrum manzarası
Manastır Tepesi’nden Bodrum manzarası

Yine de, Bodrum muhteşemdi. Ne bileyim, Raşit vardı, Raşit’in kahvesi hem vardı, hem dükkânlara bölünmemişti, bütündü. Duvarına kayık bağlanırdı. Antik tiyatroya dağ bayır aşılır çıkılırdı… Manastır sahiden yıkık bir manastırdı, otel motel yok bir dağ başı idi. İçme suyu ya Salmakis’ten ya Bağla’dan “moturunan” deniz üzerinden gelirdi… Marinanın adı bile yoktu…

“Bodrumlular… Denizin yarattığı bir kültürün insanlarıydı.
Bodrum‘u Bodrum yapan onlardı. “

İnsanlar.. hele insanlar! Tamam, Bodrumlular hep dışa kapalı, âdetâ adalı refleksleri veren bir topluluk idi. Ama dışarıdan gelenleri bağırlarına basar, ikramdan izzetten kaçınmaz, ganî gönüllü, tahammüllü, saygılı, saygıya ve sevgiye de lâyık bir topluluk idiler. Denizin yarattığı bir kültürün insanları.

Bodrum‘u Bodrum yapan onlardı. Esâsen, hâlâ da eski Bodrumlular aynı. Ne yazık ki gereğinden fazla kişi, dışarlıklıların da dolmuşuna binerek tabii, ellerindeki bülbülün şakımasının değerini kavrayamayıp, komşunun tavuklarını kaz, hattâ deve kuşu sandılar. Ortalığı bülbül şarkıları yerine karga cayırtısı sardı. Bodrum’u Bodrum olmaktan çıkaran da o oldu. Mendil kadar beş para etmeyen çetiyi bir servete sattıkça kasabanın öz kültürü de yozlaşmaya başladı. Tok gözlü insanların hayatına, kolay paranın ve kazandırdıklarının açlığı girmiști bire kerre… haa, para da pek işlerine yaradı denemez. Çeti paraları ya kayık oldu, ya da dolmuş, taksi. En uyanıklar ile kıyıda toprağı olanlar, otel sahibi oldu.

Eski Bodrum’da Karaada Bardakçı dolmuşları
Eski Bodrum’da Karaada ve Bardakçı’ya yolcu taşıyan deniz dolmuşları.

Tamam, paralandılar ama zengin de olamadılar. Çün ki, hâlâ bile, esas fakir (!) iken daha zengin olduklarının farkına vardıklarını sanmıyorum.

Başka bir boyut: bugün şehrin kayda değer zenginleri arasında öz Bodrumlu kimse yok. O zamanlar ise bir çok tanınmış aile, vergi rekortmen listesinde mevcud idi.

Hazret-i $’ın ibadet biçimlerinden hırs ve açlığın ilk menfi görüntüsü mimâriye yansıdı. Yasağa rağmen, 70-80 arasında inceden, ucundan, kenarından beton sevdâsı başladı. Parayla, yöre kültürünün simgesi eskinin o güzelim taş evleri hâk ile yeksân edildi. Gudûbet, moderne özenen beton gecekondu muadilleri dikildi.

Sevdiğim bir arkadaşımın kaybettiğimiz eşi bir muhabbette “Ne yapalım? Biz de banyosu, tuvaleti damın altında evlerde oturmak istiyorduk…” diye betonlaşmayı, mizaha vurarak savunmuştu. Ben de dedim ki, “Bodrum’un kaderine gel! İçine, içerde sıçmak için sıçılmış!”

Bu şartlarda şehir de programsız, projesiz, öngörüsüz, plansız, olan planın da dışında, akıl dışı bir aymazlıkla, “saldım çayıra” modelinde gelişti. Ardından ulu tanrı $ hazretlerinin milli mâbüdluğa yükseldiği Özal yılları geldi.

İşini bilen bildi. Yolunu bile yapmadan binâyı diken dikti. Özal, târihin en garip affını çıkararak îmar alanında işlenmiş suçlar yanında “işlenmemiş ama işlenecek” suçları da bağışlayınca, bir gecede Bodrum’un mîmâri yapısı da, târihi de, estetiği de târ-ü mâr oldu.

Şehircilik bilimi açısından da, Bodrum, bilinen formatların tümüne meydan okuyarak, yere çarpan manda tezeğini andıran bir formda yayılmaya koyuldu.

Maskaralığa bakın! Şehirde, medenî dünyada bir ticaret bölgesi planlanır – ki, artık o bile yaşama alanına entegre ediliyor. Bizde neredeyse 10 kilometre uzanan, tek sıra binâlardan müteşekkil bir “ticarethaneler yolu” oluştu.

Konacık monacık da onun etrafına kuruldu (!) meselâ… 0 gün bugündür, o sath-ı mâilden (eğik düzlem) aşağı kendimizi hâlâ ” aaa! Bodrum dünyâ markası!” diye avutup, kandırarak kayıpduruz. Sorsan, ne dünyadan haberi vardır, ne de “marka”nın sosyolojik anlam ve ehemmiyetini bilir, o başka…

Bodrum’un bir şanssızlığı da, belediye başkanlarıdır.

İsteyen kusura da bakabilir. Hayatında en fazla, o da dışarıda okuduysa, mekteb boyunca şehirde yaşamış, şehirli olamamış, şehir kültürüne uzak insanlar kasabanın kaderine dâir kararları verdiler. İstisnâlar saklıdır da, maalesef Bodrum hak ettiği yönetimlere kavuşamamıştır.

Bâzı dönemlerde, şehrin insanları, yâni “kamu”, yapılanlara itirâz etti ve idâreyi hizâya da getirebildi. Meselâ 90’ların başlarında benim başlattığım, Erman (Aras) başta, arkadaşlarımın da desteği ile engellediğimiz bir liman doldurma projesi vardı ki, başarısız olsaydık, Bodrum limanı birkaç dönüm daha daralmış olacaktı.

Yine Erman (Erman Aras) ile başlattığımız, aslında Türkiye’de de muhtemelen türünün tek örneği olan “Bodrum lobisi” vardı ki sivil bütün kurumların katkısı ile fiili bir amme meclisi gibi çalıştı.

Örnek bir baskı grubu oluşturmuş idik. Belediye bizden nefret ediyordu, çün ki onların çoğu zaman câhilâne keyfine – belki de menfaatine – değil, matematiğin sınavına dayanabilir doğru çözümler ve öneriler üreterek, Bodrum’a hizmet ediyorduk. Ne yazık ki, şarka mahsus her şey gibi, Bodrum Lobisi de kişilerle kâim bir örgütlenme oldu. Biz elimizi çektik, örgüt çöktü…

Tamam, derslerime hep “iki Türk örgütlenmeyi becerebilse boşanmalar bile elli kata çıkar,” sözüyle başladım ben… ama Bodrum kadar örgütlenme ve örgütü yaşatma özürlü belde zor bulunur. Ben dâhil, iki toplantıya giden üçüncüyü mutlaka kaytarır.

İşte böylece, bilhassa 70’lerde ve 80’lerin başında “san’atçılar ve entelektüeller kasabası” olarak ün kazanan Bodrum, şehvetin “bedroom” u, gürültünün eğlence sanıldığı bir zırıltı ve yaygara merkezi nev’înden sıfatlar edinerek, (bence) kötü yola düştü.

Yine şehir yönetimleriyle yakından ilgili ama kamunun, yâni seçmen-vatandaş-tüketici-birey rollerini birlikte üstlenen tek tek insanların da bu noktaya gelinmesinde sorumluluğu olan bir konu, Bodrum’un hafiften de dumura uğramış bir uysallık ile merkezî idârelerin her türlü diktasına boyun eğmesidir.

Bodrum, hakkını aramaz. Önüne ne konursa, onu yer. “Hoop! N’oluyor? Goca deveyi kestik size de bizi iki kemik pirzolanan mı çırak çıkarceğniz gaari?” deyen biri olursa, onu da susturur. Bir de azarlar, senin yüzünden aç kalacağız diye.

Ülke bütçesine turizmdi, tarımdı, tanıtandı vs milyarlar kazandıran Bodrum, bir modern ve üstelik de gelir getirip kendini ödeyecek çöplüğü kurmak için kaynak bulamaz. Allahın günü o yüzden zehirlenir. Pisliği, çaktırmadan hâlâ denize akıtılır. Arıtma kurulamaz.

Bol kimyevî maddeye bulanmış bok içinde yüzer, denizini temiz tutuluyor zanneder. Bodrum, bütün gün cansiperâne çalışıp, akşam kazandığını kumarbaz kocaya kaptıran taşra dilberine benzer o bakımdan. Bunda da baş kabahatli, Beledî yönetimlerdir tabii. Türk siyâsî sisteminin dejenere yapısına mükemmel uyum sağladıkları için.

Ya ahâli? Ne yerel yönetime doğru dürüst baskı yapar, ne ulusal iktidarlara söz geçirecek demokratik girişimlerde bulunur…Kimi kahvede, kimi ev günlerinde, kimi sosyal (!) medyada homurdanır durur.

Sakın sen ne yapıyorsun deme! Zamanında yapabileceğimin çoğunu yaptım. Başka şeyler olsun diye insanları harekete geçirmeye de çalıştım. Yıllarca bir üniversitemiz olsun diye uğraştım. “Deli profesör kendine mekteb açmaya çalışıyor,” bile dediler. “Academia var ya” dediler.. haa, ben salaktım, koca Academia’yı bilmeyecek… hani nerede şimdi? Elde var bir çanak-çömlek mektebi, bir de sandalcılar yüksek okulu!..

Yavuz Tanyeli ile yat limanının dolgu alanında Açıkhava San’at Galerisi kurduk. Yavuz bir dalgıç heykeli yaptı ki, Kalymnos’ götürsek, altına 10 metre katafalk koyar, tepeye çıkarırlar. Dibinde taksiciler çay içiyor.

Kulunuz sponsor oldu, rahmetli Bedia Dipşo bir bukalemun heykelciği yaptı. Belediye dibine taksi istasyonu açtı, “san’at taksi” her halde adı da!. Kaleden sonra Bodrum’da en çok o bukalemunun fotoğrafı çekiliyordu. Trafikte kayboldu gitti. San’atçının ve kulunuz sponsorun adı yazılı bir pirinç tabelâ vardı, onu da ispirtocular çaldı, köpek öldüren şarabına dönüştü.. oooh!

Ve pes ettim! Bu vurdumduymazlık, bu sosyal hımbıllık, kıymet, kadir bilmezlik, okumuş anlamamışlara mahsus o cehâlet, kıskançlık…

Eh, benden bir şey istiyorsanız, proje ile gelin arkadaş! Hâlâ yanan çöplüğünüzün yaygarasını ben yapıyor, gürültü ile uğraşıyorsam ve hâlâ esâsen yalnız isem, size lâzımım demektir.

Bodrum böyle acaip bir yer işte…

Öte yandan da, traji-komik bir gerçek var… Bodrum, eski Bodrum’a kıyas ile berbat bir yer ama maalesef, memlekette de daha iyi yer yok!.. Bence bu bir övgü, gurur vesîlesi falan da değil. Acı acı gülünecek feci bir durum.

Bodrum’un hâlâ bir avantajı var. Bodrum’a orijinal değerini kazandıran ruh, daha ölmedi. O ruhun değerini bilen insanların birçoğu da hayatta. Ama galiba umut denen aldatmacayı “plana” “proje”ye dönüştürecek aklı ve dirâyeti harekete geçirecek o güven, kayboldu.

Sana “Bodrum Feylesofu” diye ad taktık. Sen ne diyorsun?” diye sorunca yine susturamadık Galip İsen’i…

Tevâzü, eşeklerin erdemidir der İngilizler. Feylesof iyi bir unvan.

Bizim topraklarda 2000 yıl var, pek yetişmez mâlûm. Üç-beş yetişenin de kellesini koparırız usulen… ben saçları kurban ederek şimdilik sıyırttım.

Feylesof, “bilgi seven” demek. Buradaki bilgi, “sophia”, dînî yorumundan önce kozmik, evrene dâir, varoluşun, doğanın ve o ortamda insanın bilgisi imiş. Hristiyanite, bilhassa da bizim hristiyanitemiz yâni Doğu Kilisesi, bunu “ilâhî bilgi” olarak yorumlamış.

Buralar, 2000 yıl önce ve hattâ daha öncesinde târihin en büyük, en muhteşem ve hâlâ bile en ileri medeniyetinin var olduğu yerler. Düşünün ki, bugün bildiğimiz her şeyi o insanlar da biliyormuş. Bugün değer verdiğimiz her şey veyâ hayatımıza referans olan değerlerin hepsi, o çağın mirâsı.

Böyle bir âlemde insanların düşünmekte de en rafine düzeylere erişmesi şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan o zenginliğin İskender ile, Helenizm ile yâni, değerler ağırlığının insan ve doğadan, devlete, iktidâr ve metafizik teplojilere dönmesi ile yok olup gitmesi.

Alın size bir feylesof yumurtası o zaman.

Bunu bir yerde de okuyup, kimseden işitmemişinizdir, emîn olun:

Bilgi nedir? Her şeyden önce, “inanç”tır.

Doğru bildiğinizdir. İnanç, iki şekilde oluşur: ya zihnin dışındaki bir kaynaktan, ki bu çoğu zaman dînî veyâ o kaynağın bilgisini yayan “apostolik” öğreti ve öğreticilerdir. Ya da hayatın içinden, gözleyerek, sınayarak, kurgulayarak, tekrar sınayarak kanaat getirilir. Ağır abi terminolojide buna “ampirik”, ya da daha havalısı, “yaşayarak öğrenilen, tecrübî” anlamında “heuristic” yolla bilgi üretmek denir.

(Bunu gâvurca yazdım, “öristik” desem, bütün gazı kaçacak…)

Lâfı çok uzatmadan, bilginin olmazsa olmaz ön şartı, yine bilgidir. Bilmeyen, öğrenemez. Onun için, eksik cevapların nasıl bulundukları çok mühimdir, Zihnin karanlığını aydınlatan cevapları, hayata dâir bilinenler ile o bilinenlerle birleşip, bağdaşıp bir gerçekler bütünü oluşturan teoriler verir. Din de teoridir. Evrim de teoridir. Sonuçta, ikisi de sınanıp, kanıtlanamaz.

Ancak cevaplarını oluşturdukları yöntem önemlidir. Meselâ dinî düşüncede hiçbir şüphe, dolayısıyla sınama olamaz. Bilgi, fiziğe, yâni doğaya değil, fizik ötesi bir kaynağa atıfla bulunur.

Evrim, izâfiyet vs. “bilimsel” kuramlarda ise, şüphe şarttır. Ve o şüpheler, teoriden türetilen varsayımlar aracılığı ile sınanabilir formlara elden geldiğince dönüştürülür ve ölçülür. Elde edilen bilgi, yanlış dahi olsa, fiziğe, doğaya atıfla keşfedilmiştir.

Fizik, yunanca doğa demektir zâten…

Eee, bilgiye ne gerek var pek iyi de?

Bilgi, hayatımızın sınırıdır. Hem bireyler, hem toplumlar, hem insanlık, bilgisi kadar yaşar, yâni, yaşamanın ögelerini tecrübe alanına katacak kadar onları tanır.

Bilgi, inanç ise eğer, neye inanıyorsan, gerçeğin de odur ve o kadardır. Bilgi üretemeyenler, edinemeyen, kazanamayanlar, Çinlilerin dediği üzere, aynı kuyunun dibinde, kendilerine gerçek diye sunulan ne ise onunla, gökyüzünü mavi bir tepsi sanan kurbağalar gibi yaşar, dururlar.

Bilgiyi arayanlar ise yeni ufuklara açılabilirler. Bilgi, “mümkün”ün bilindiği, “muhtemel”in keşfedilmeyi beklediği sınırdadır.

Başa dönersek, işte bu yüzden bilginin kim için, kimden kaynaklandığı, kim tarafından üretilip, sunulduğu önemlidir.

İskender’in muhteşem ama kısa imparatorluğu, bilginin siyâseten merkezileşmesi, iktidara mal etmesi ile bilgiyi birey-insandan koparan bir çağ başlatmıştır.

Hani, derler ya: “bilgi iktidardır, güçtür,” diye… Palavra! İktidâr, bilgiye muhtaç olduğu için kendi bilgisini oluşturmaya mecburdur. Siyâsî ideoloji, bu bilginin bir formudur. Ve iktidâr ne kadar koyu, ne kadar despotik ise ideoloji de o kadar kesin, mutlak ve tartışılamazdır. Bakınız arabî âlem, bakınız Kuzey Kore… Kuzey Kore’deki tombul tavşanın babası, “Jucheism” diye şaşmaz bir ideoloji yaratmıştı. Öz itibarı ile devletin ve yöneticinin yanılmazlığını vaaz ederdi. Vay uymayanın hâline!

Şimdi çıktı mı ortaya benim feylesofiye, bilmeye düşkünlüğümün nedeni? Kendin için düşünür, kendin için bilirsen, bildiğini ortaya kor, eleştirilmeye açarsan, o da yetmez, kendini eleştirecek bilgiler edinmeye devam edersen, o ölçüde hayatın senindir.

Sınırlarını sen çizersin. Özgür olmanın tek yolu da budur.

Senin kullandığın dil de bir… Nasıl söyleyelim biraz değişik. Hele gençler için?

Garip de… Tuhaf de… ama ben gerçek bir Türkçe kullanıyorum. Kelimeler, düşüncenin taşı, tuğlasıdır. Dil, düşünme kaabiliyetin kadar zengin olur ancak. Doğrusu, kelimeler aslâ aynı değil, en fazla benzerdir. O nuansları vereceksen, dilini zenginleştirmen gerekir. Biz, özleştiriyoruz diye tersini yapmışız. Onun için de dikkat edin, ince nuanslar ayrıştırılamadığı için, kimse ne dediğini tam bilmiyor, dinleyen de tam anlamıyor. Feylesofi olmadığı için, izâh da edemiyor…

Alın, “bilgi” kavramının bizâtihî kendini meselâ…

Bilgi deyince ne anlıyoruz? “Treniniz 13.04’te kalkacak efendim,” sözünde bilgi nerede? Trenin ne zaman hareket edeceğine dâir bildirimde mi? Yoksa bu sâdece enformasyon, yâni mâlûmat mı? Ya da bilgi, muhtemelen görece kerli felli bir vatandaşın uzak bir yerle ilişkisi bulunduğu, orada yaşıyor, çalışıyor veyâ metresini ziyârete gidiyor ve sâire olabileceği mi meselâ?

Bilgi/mâlûmat, yeni karşılaştığımız bir unsurun hayatımızı oluşturan varoluş bilgisi, “sophia” ile ilintilendirilmiş, bütünleşmiş hâline evrilir ise ancak o zaman muhtemel bir şeyi daha mümkün bir şey olarak fiilî ya da potansiyel tecrübe alanımıza katabilir ve bilgi olma vasfın kazanır, oysa.

Demem odur ki, gerçeğimiz kelimeler olmayabilir ama kelimelerdedir. Yanlış, kötü, yetersiz kullanırsak, hem kendimizin, hem başkalarının gerçeklerinden çalan, doğruyu söylemeyen kişiler oluruz.

Bodrum’da bir sosyal medya! fenomeni oldun. Dilin, eleştirel yaklaşımın seni bu mecrâda aranılır, bâzan anlaşılmaz ama keyifle izlenir hale sokuyor… Bu uslübu ne zamandır kullanıyorsun?

Hmmm… Dil bâbında, dediğim gibi, en doğrusal şekilde merâmımı anlatan kelimeleri seçiyorum. Ve de tekrarlardan kaçınmaya çalışıyorum. İster istemez, biraz edebiyat karışıyor tabii. Sıkıcı olmasın, yani yazarken sıkılmayayım diye değişik teşbihler, benzetmeler falan uyduruyorum.

Aklımca daha neş’eli oluyor.

Bir de, noktalama, virgülleme, zımbalama iş ve işâretlerine ve tabii ki edaların, de imiş, da imiş, ki imiş doğru yazımına dikkat ediyorum. Klişelerden tiksiniyorum.

Bu alışkanlıklar da sanırım taa öğrencilikten ve de ingilizce bir gazetede çalıştığım zamanlardan kaldı. Elbet geliştim, aslında ne bileyim? Belki o zamanlar daha iyi yazıyordum.

Benim bütün ailem edebiyâta cidden düşkündü. Sanırım onun da önemli etkisi oldu dili sevip, doğru kullanmaya çabalamamda. Onu da ekleyeyim.

Şu eleştiri mes’elesini de ciddî ele almak lâzım. Oscar Wilde’dan adapte ettiğim bir tanımla, eleştiri, bireyin enformasyonu veya bilgiyi kendi hayatına uyarlayabilmesi için, zihnine dolamasıdır.

Elbise prova eder gibi yâni. Kendini onunla bütünleştirmeyi denemesidir. Uyarsa uyar.

Uymazsa, ya orası burası sökülür, yeniden şekil verilir, rengi değişir ve saire, ya da giysi askıdaki yerine avded eder…

Eleştirilmeden kabullenilen bilgi, 10 numara kafada üç numara fötr şapka kadar eğreti, komik ve avanakça durur.

Eleştiri demişkeneee… Nerede bizim çuvaldız batıralım hemen… ne zırvalıktır ya hûû şu “sosyal medya” lafı? Sosyal olmayan medyada mı var? Kurbağaların yumurtlayıp ürediği bataklık medya bile gözlem konusu olduğu anda, sosyal hâle gelmiştir. Ne anlamsız bir tanım!

Tabii, okumayı unutan bir Amerikan jenerasyondan pırtladı o tâbir de. Altı kişiye birden az kitap düşen bizim toplum da hemen yalayıp, yutarak benimsedi. Bâri “dijital medya” falan desinler. Demek ki neymiş? Ben bir dijital fenomenmişim!

Türkçe söyleyelim mi? Ben bir “parmaksal” fenomenmişim… Gördünüz mü, kelimeleri yanlış kullanınca anlam nasıl Quasimodo gibi çarpılıyor?

Pek iyi… Dönelim Bodrum’a. Bodrum nereye gidiyor?

Bodrum, batan bir gemide birinci mevkî…

Eh, Bodrum’un bugünkü kültür düzeyiyle orkestra valsler çalıyor olamaz tabii de, TV ekranında futbol maçı oynuyor, teypten Angara’nın Bağları diye birileri ırlıyor, bardaklarda içki var, masalarda taş çalanlar, okeye dönenler… Lombozdan bakınca su da henüz boğaza dayanmamış… oooohh, biz hâlâ güzeliz, bizden âlâ var mı? Her şey kekâ.

Öyle sanıyoruz çün ki başta yönetim, tüm şehir bilmeyi reddettik ve bilmemeyi, öğrenmemeyi meziyet sayanları sorunlarımızı çözsünler diye bağrımıza bastık.

Facebook’ta çöp yangınlarıyla ilgili olarak yazdıklarıma sevgilim yorum yapmış. “Bodrum duman altı” demiş. Ben de cevap verdim: “Bodrum duman oldu…” Daha ne deyeyim?

Elinde sihirli değnek olsa, şöyle bir dokunsan mesela, Bodrum için ne yaparsın?

Çok basit. Bir kerre, 1980’den sonra yapılmış ne varsa, binâları, kendiminki dâhil, siteleri, havaalanını, limanı, marinanın en azından genişletilen kısmını, tercihan da tümünü yıkarım.

Sonra da Bodrum’un felsefe, san’at, bilim, arkeoloji, târih, estetik gürültüden arınmış eğlence, özgürlük ve dostluk kasabası olmasını nasıl sağlarım, ona bakarım. Kesinlikle nüfusun tüm yarımada için turistler dâhil, 50-60 bini geçmesine de izin vermem. Bu şartlarda Bodrum’a talan için üşüşenler değil ama severek yaşayan Bodrumluların tamamı zengin olmazsa da, sihirli değneğimle kafamda saç çıkartır, tek tek yolarım.

Galip İsen

Galip İsen 1960’larda çocukken geldiği Bodrum’dan hiç ayağını çekmedi.

Mülkiye’yi bitirdikten sonra Ankara’da gazetecilik yaptı. Sonra Gazi Üniversitesine girdi. Bu dönemde yazları Bodrum’a kaçıp, arada çalışmaya Ankara’ya uğradığını söylüyor. YÖK’ün okulları kışlaya çeviren uygulamalarından “denize kaçan” Galip, akademik hayatı da bırakıp, yatı ile turizm denizciliğine soyundu.

“Kaptan” unvanlı tek profesörümüz oldu.

Şu aralar emeklilik üzerine çalışıyor.

Bodrum’un sosyal hayatında zaman zaman aktif rol aldı. Deniz Ticaret Odasının kurucu müdürü ve yöneticisi olarak, eğitim, çevre, deniz turizmciliği hukukunun oluşturulması, bürokratik engellerin azaltılması gibi konularda epey uğraştı.

Bodrum Cup‘ın kurucuları arasındadır.

Yerel gazetelere de katkılar yapan Galip, Bodrum’a “üç kuruşluk bari bir faydası dokunduğuna” inanıyor.

Editörün Notu – Ağustos 2026
Bu söyleşiyi yaptığımız yıllarda Bodrum’u kendine özgü dili, sivri eleştirileri ve bitmeyen sorgulamalarıyla anlatmaya devam eden sevgili Galip İsen’i, 22 Mayıs 2018’de Balıkesir’de geçirdiği trafik kazasının ardından yaklaşık dört ay süren yaşam mücadelesi sonunda, 15 Eylül 2018’de kaybettik. Bodrum’un belleğinde, denizinde, kültüründe ve onu tanıyanların hafızasında bıraktığı iz ise hâlâ yaşıyor. Bu söyleşiyi yıllar sonra yeniden yayımlarken kendisini sevgi ve özlemle anıyorum.

Bu yazıyı orijinal dergide okuyun:

Bodrumlife 2017 Sonbahar Sayısı
Bodrumlife 2017 Sonbahar Sayısı Kapak Resmi

Bu yazı Bodrumlife Dergisi’nin  Sonbahar 2017 tarihli
32. sayısında yayınlanmıştır.

Bodrum Magazin dergilerini aşağıdaki linke tıklayarak görebilirsiniz
Bodrum Magazin Dergileri

Bodrumlife tarafıundan çıkarılan tüm dergilerimizi aşağıdaki linke tıklayarak görebilirsiniz.
Bodrumlife Dergileri

 

Konu Yazarı : İkbal Çiğdem Köse

Yorumlarınızı Yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Yazılar

TUTKUMM Teknesi ile Barış Yolculuğu

Önceki Yazılar

BodrumLife DergisiNisan – Haziran 2007 • Sayı 10

En Son Yazılarımızdan Seçmeler