Bir Zamanlar Bodrum

91 Kez Okundu

(Bu yazı Aralık 1996’da yayınlanmıştır.)

İlk günyıllarımın güç koşullar içinden geçip beni ben yaptığını söylemeliyim. Bu yüzden birçok tutkumu ve düşlerimi erteledim. Bunlardan biri de sinemadır. Bu tutkuyu hep eyleme dönüştürmek istemişimdir. “Bir Zamanlar Bodrum” aslında bir senaryodur. Bodrum’a yerleştikten sonra bu tutkumu düşe çevirdiğim zamanlar oldu.

Bodrum üzerine, senaryo oluşturmak… Unuttuklarımı zaman zaman aklıma getirmek onları senaryoya yerleştirmek…

J. Renoir’in Nehir (The River) filmini gördünüz mü?… İngiliz Sömürge dönemi Hindistan’ında bir İngiliz şirketi müdür ailesinin merkez alınarak çevrenin sosyal yaşamı anlatılır. Benim düşsel senaryomun merkezi Bodrum ve Bodrumlu.

O günyılında, bu kente girerken, iki renk mavinin, bir renk güneş sarısının, aydınlattığı, Ilık ilk kış rüzgarlarının estiği dar kent sokaklarında ilerlerken kamyon şöförü “iyi hoş ama abi, sokaklarını biraz dar tutmuşlar” demez mi? Şöför ne bilsin. Yozgat’tan çıkmış… Gördüğü ilk kent Anadolunun göbeğinde 900 rakımlı Başkent… Şöför ne bilsin ki, bu dar sokakların güneşin sarısını lacivert gölgelere dönüştürdüğünü; koyulaşmış, ağ-dalaşmış yaz sıcaklarını denizin serinliğinde bu sokakların erittiğini… Yoksa üç beş kuruş için her tür çabaya başvurarak bu soluganı boğup, bu lacivert gölgeleri yok eder miydik? Bizde mi bilmiyorduk?

İlk evim bu kentte denize yirmi metre uzaktı. Yirmi metre uzaktı ama deniz görmezdi.

Yüksek taş duvarlarla çevrili bahçemizi renk renk sakız sardunyası tarlaları, üç beş narenciye ağacı iki renk begonvil süslerdi. Bu süs yazın cümbüşe dönüşür, yaz aylarındaki denizin dinginliğinin çekiciliğini yok ederdi bizim için. Hayalimdeki senaryom böyle başlar. Unutmadan yine anımsatayım… Ben göç eşyalarımı kamyondan indirilmesine yardımcı olurken bahçe duvarın dibine çömelmiş şöförün sinsice toprakla oynayışından hiç kuşkulanmamıştım. Onun Ankara’dan taşıdığı “nedenleri” bu kente ekmekte olduğunu nereden bilebilirdim?

Bodrum’un dar sokakları gündemdeyken Ahmet Ustanın Babasının cenazesini senaryoya almalıyım. Bilmem kaçıncı gün yılını doldurmuştu, Ahmet Ustanın Babası… Narenciye ağaçlarının dibini çapalarken yakaladı beni bu hüzünlü haber… Ölü evinin kapı önü bir hayli kalabalıktır… Her yerde olduğu gibi burada da ünlü olmakla cenazede kalabalık toplamak arasında sıkı bir ilişki vardır… Bir süre sonra üstü açık tabut, baş tarafında bir demet çiçekle, eller üstünde kapıda görünür. Cenaze beş, altı yüz metre ötedeki Çarşı Camine kadar, dar sokaklardan çift sıra duran insanların elleri üzerinde kayarak uzaklaşır… Camiye varır… Üstlerinden tabut geçen insanların koşarak önde tekrar sessizce sıraya girmesi, bembeyaz daracık sokaklarda koyu gölgelerin üstünde siyah lekeler oluşturur…

O günyıllarında benim düşsel senaryomun merkezlerinden biri de kent içinde olan tersanelerden birinde yapılacak olan 10-12 metrelik trandil tipi bir teknedir. Kişileri ise tekne yapımcısı, eskilerden Ahmet usta, tekne yapıcı iki Ahmet, (ikisi de aksak olduğundan bizimkine küçük Ahmet denmektedir.) yanında damadı saatçi Recep, evlenmek üzere olan, çavuş da denen Hasan kalfalarla iki, üç de çıraktan oluşur… Arada bir ustanın karısı, komşularıyla, yanına torununu alarak, Nereid Pansiyonun arkasında güneşlenecek mehtaplı yaz akşamlarında, serinleyecektir… (Düşsel senaryoda tekne çatılıyor, yapımı da sürerken, ben öykülerimi aralara bütünü bozmayacak şekilde yerleştiriyorum.)

Sonra Ahmet Usta, tekne siparişini veren müşteriden telefon beklemektedir. Telefonlar o günyılında manyetoluydu… Kolu çevirince karşınıza santral kız çıkardı.

Usta, “Kızım beni İstanbul’dan arayacaklar, saat yediden sonra Kayserili’nin oraya bağla.” Santral kız herkesi tanıdığı için, “peki Ahmet Amca” diye yanıt verir.

Ahmet Usta’nın Kayserili dediği balıkçı dükkânındayız. Ziraat Bankasının karşı sırasında. Mülkü belediyeye ait tek katlı beş altı dükkândır bunlar. İki balıkçı, üç kasap, bir de Numan efendinin manav dükkânı… Numan efendinin manav dükkânı ile balıkçı Yalçın’ın dükkânı arasına her akşam masa donatılır. Hoş, o tarihte “vakt-i kerahat” geldiğinde her dükkânın önünde ikili, üçlü tezgâhlar kurulur ama, bunların en ünlüsü, “Tophane” adı verilmiş olan, bu tezgâhtır… Tezgâha, bir tek rakı, dışardan gelir… Et, balık, sebze ve meyve el altındadır. Bazen ahtapot ya da “sübye fırında” ya da Eşref in kuruttuğu “ahtapot külde” meze olarak masaya konur. Anason kokusunun çevreye yayılmasının filme alınması nasıl olur ki acaba…? Bilemem ki…

Masanın özelliğinin, değişik meslek ve gelir kesimlerinden gelen kişilerden oluşmasıdır… Hoş o dönemde bu tür güzellikler Bodrum’un her yanında bolca görünür ama, dönemin en zenginlerinden sayılan Cemal Bey’i dükkânının karşısındaki Mehmet’in kahvesinde Hamal Celal’le kıyasıya dama ya da kâğıt oynarken gören hiç şaş-maz. Neyse biz yine Tophane’ye dönelim…

Muhabbetin koyulaştığı bir akşam, gıravatlı efendiden biri, dalaverenin Mehmet’in yanına gelip kulağına bir şeyler söyler… Mehmet çok ciddi sesini yükselterek ortaya “Bodrum’da deliği tıkanan herkes gelir beni bulur” der… Kıpkırmızı kesilen adamcağızın hali masayı kahkahaya boğmuştur. Dalaverenin dediği gerçektir… Evlerde bu tür aksaklık olur, ilk akla Mehmet gelir… Beyin de aksilik lavabosu tıkanmıştır… Yardım istediği Bodrumlu o saatte, nerde olduğu bilindiği için, Mehmed’i bulmaya adamcağızı Tophaneye göndermiştir…

Mimar Cevat Bey’in bürosunun karşısında ise tornacı Erol Usta’nın atölyesi vardır… Cevat Bey’in bürosundan çıktığım bir günyılı karşıdan gelen çocuk kahkahaları üzerine o tarafa yönelmiştim. İçerde Erol Usta yoktur… Bizim Ahmet Usta’nın çırağı, aynı yaş-taki, diğer çıraklara bir hikâye anlatmaktadır. Kahkahaların nedeni budur… “Askerliğini paraşütçü olarak yapan delikanlının anası rüyasında oğlunun paraşütünün açılmadığını görmüştür. Hemen oğluna telefonla rüyasını anlatır… “Ertesi günkü tatbikatta delikanlı direnince komutan kendi paraşütü ile onun paraşütünü değiştirir… Er komutanın paraşütüyle süzülürken açılmayan paraşütüyle komutanın yanından geçerken Ananı… ı..ı… ı..  nı… diye bir ses duyulmuş”tur. Çocukların katılarak güldükleri öykü bu. Bodrumlu 10-12 yaşlarındaki ilkokul mezunu çocukların espri düzeyi beni çok düşündürmüştür. Bugün bile çevrenin bunda bir katkısı var mı?” diye düşündüğüm olur.

Ahmet Usta Esnaf Derneği’nin Yönetim Kurulunda üyedir… Dernekle ilgili bir öyküyü sırf bu yüzden senaryoma katıyorum. Bütün yurtta, aşağı yukarı aynı endişe, o gün de vardır… Bazı politik görüşler bu kaygının nedeniydi. Bunlar, birkaç kez, Bodrum’da örgüt kurmak için çıkış yaptılar ama başarılı olamamışlardı. O günyıllarında Bodrum’da Türkiye İşçi Partisinin ilçe başkanı idim. Olanaklarımız sınırlı olduğu için doğru dürüst bir yerimiz yoktu. Tam o sıra Belediye, Halk Bankasının üstündeki dükkânları bitirip, açık arttırmayla kiraya çıkarmıştı. Ben de Parti merkezi için, bu arttırmaya katılmıştım.

Arttırma yıkılan Belediye salonunda yapılıyordu. İlk gün komisyon hazır, salon dolu, ama arttırma bir türlü başlamıyordu. Bir ara Belediye Başkanı Hasan Bey yanıma geldi ve “Sudi Bey rica etsek arttırmaya kendi adınıza girseniz. Ülkenin hali malum. Büro sizde kalınca istediğiniz gibi kullanırsınız.” dedi. Ona, siyasi partilerin de Esnaf Odası, Ticaret Odası gibi Anayasal bir kuruluş olduğunu, önerilerini ne yazık ki kabul edemeyeceğini söyledim. Komisyon bir süre sonra arttırmaya başladı. Her fiyat arttırdığında, ilgili memur, Türkiye İşçi Partisi Bodrum İlçe Başkanı dedikten sonra benim adım ve soyadımı söylüyordu. Adamcağız parti ile ilgili kısmını, bir süre sonra, ezberledi ama adıma sıra gelince, her sefer tekliyordu. Bir ara, yanımda oturan, Ahmet Usta dışarı çıkıp üç beş dakika sonra içeri girerken ilgili memurun eline bir kâğıt tutuşturdu. Adamcağız parti tekerlemesinden sonra sıra ismine gelince elindeki kâğıda bakıyordu.

Bodrum’ da bu hoşgörü yaşanabiliyordu. Ama diğer kentlerdeki sokaklar ne yazık ki öyle değildi…

Raşit’in kahvesi o günyıllarında Bodrum’un en renkli yerlerindendi. Senaryoda kesin ona da bir yer bulacağım.

O tarihlerde Deniz Yolları Vapurları, İskenderun dönüşü, Bodrum’a uğrardı. Vapurun geldiği gün Raşit’in kahvesinin önündeki meydan esnafın ürettikleri ile rengârenk dolardı. Evet Bodrum esnafı o tarihte, el emeği ile bir şeyler üretiyordu. Mektup dağıtan PTT ilgilisi salaş masaların etrafında güneşlenenler arasında tanıdık yüz arardı. Bir sefer hiç unutmuyorum elindeki telgrafı tanıdık birine verirken güleç bir yüzle “gözün aydın anneniz yarın geliyor” deyiverdi.

O dönemi yaşayanlar hâlâ kendi aralarında anlatıp gülerler. Bir gün masaların birinde sabah sabah ellerinde biralar iki kişi yarım Türkçe ile hararetli politik bir tartışma yapıyorlar. Tartışanlardan biri iri kıyım Alman Günter diğeri, herkezin “Caki” diye çağırdığı Fransız Jack. Tartışma için buldukları en uygun ortak dil de Türkçe.

Tabii bu arada Elçin bir elinde 5-6 kiloluk orfoz öbür elinde bir liste ile ortalıkta dolaşarak, bir liraya, piyangosuna müşteri toplamak için Raşit ‘in oraya uğrayabilir.

Senaryoya, Ahmet Ustanın ya da teknede çalışanların birinin başına sağlıkla ilgili, ne türden olursa olsun, bir sorun getirip Dr. Alim Bey’i, katıyorum. Alim Bey yarımadanın güven duyduğu, o nedenle rahat uyuduğu bir melek. O dönemde hakkının geçmediği tek kişinin olduğunu sanmıyorum.

Bir gün dükkândayım tanıdık biri haber getirdi. O gün Istanbul’ dan gelen misafirimiz Yorgo’nun, denize girerken, ayağını cam kesmiş, Alim Bey’in muayenehanesine götürmüşler. Hemen koştum bir de ne göreyim, bizim Yorgo koşarak denize atlarken koskoca bir kırık şarap şişesine basmış, üstten çıkan şişe tabandan bir parçayı da par-çalamış, ayak kan revan içinde.

Alim Bey sarkan parçayı bana tutturarak, tam beş saatte, damarları tek tek bağladı. Tabii, başta Dr. olmak üzere, muhterem eşi, ben ve ayak işlerine bakan Süleyman kan revan içinde idik. Ama Yorgocuk, kan kaybından ölmedi.

Düşsel senaryonun başında yer alan tirhandil tipi tekne bu arada bitmiştir artık… Kurban kesilir, lokum dağıtılır, tirhandil denize iner. Yılların Ahmet Ustası tekne denize inerken her zaman yaptığı gibi, endişeyle arkasını döner. Çam, boya, narenciye çiçekleri ful ve yaseminlerin kokusu görünmeyen bir sis oluşturur… kaplar denizi… Tekne denize inmiştir… Yüzmektedir…

Bu yazı Aralık 1999 yılında yayınlanmıştır.

Konu Yazarı : Sudi İlkorur (1923-1998)

Yorumlarınızı Yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Yazılar

Bodrum’u “Yapay Bodrum” ile gizlemek…

Önceki Yazılar

İlhan Berk ile Söyleşi

En Son Yazılarımızdan Seçmeler