Datça'nın havadan genel görünüşü

Güzelliğe Tapanların Şehri: Datça. Bir Haftasonu Gezisi

//
8070 Kez Okundu

Güzellik tanrıçası Afrodit kültü eski çağlarda Karya bölgesinde sadece Knidos’ta vardı.

Mart ayı sonlarında Datça ve civarını, özellikle eski Datça’yı gezerken burada hâlâ güzelliğe dair bir inanışın sürdüğünü düşündüm.

Başlı başına bir hikâye olan Knidoslu Afrodit’in öyküsünü diğer satırlara erteleyip, gezimizi anlatmaya en başından başlayım:

Datça’ya yolculuğumuz Bodrum Fotoğrafçılar Grubu olarak bir araya gelmiş, aralarında sevgili  dostumuz Ahmet Hıdır’ın da bulunduğu amatör fotoğrafçıların düzenlediği bir gezi sayesinde oldu. Bakmayın siz kendilerine öyle “amatör fotoğrafçılar” filan dediklerine, grupta ve geziye katılanlar arasında bu nitelemeyi hak etmeyen gerçekten başarılı çalışmaları olan kişiler de vardı. Biz minibüste tesadüfen ön koltukta kendimize yer bulduk ve şansa bakın ki minibüs şoförümüz Mumcular civarlarında bir köy olan Kısırlar’danmış, böylece yol boyunca pek çok yöresel bilgiyi ondan öğrenmiş olduk.

Bodrum Fotoğrafçılar Grubu Datça gezisi hatıra fotoğrafı

 

Ilıca Gölü’nden Datça Limanı

 

Can Yücel Sokağı’nın bir evin bahçesinden görünüşü

Pınarbaşı’ndaki 8 asırlık çınarın gölgesinde Kanuni Sultan Süleyman da serinlemiş midir?

Sabah saat 09:00 civarında iki küçük minibüse doluşarak Bodrum’dan Datça’ya doğru yola çıktık. Milas’a geldiğimizde  bir kaç genç gezgin daha aramıza katıldı. Sonra Pınarbaşı’nda 8 asırlık çınar ağacının dalları altında ve gürül gürül akan kaynak suyunun serinliğinde çay molası verdik.

Burası Bozüyük Beldesi sınırları içinde bir yer ve gerek Bozüyük gerekse bu 800 yıllık ağaç sizi sanki Rodos seferinde Değirmenbaşı mevkiinde konaklayan Kanuni Sultan Süleyman ve orduları az önce buradaymış gibi bir atmosferin içine çekiveriyor. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de sözü edilen Bozüyük 1480’li yıllardaki Osmanlı tapu tahrir defterlerinde adı geçen çok eski bir yerleşim. Bu bölgedeki Kuvayı Milliye hareketini başlatarak Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarından ve Atatürk’ün dostlarından birisi olan Hacı Süleyman Efendi de Bozüyüklü idi.

Gökova’da turist olmamak!

Yola koyuluyoruz ve geçmişin silüetlerinden sıyrılıyorum. Muğla’ya vardığımızda şehre girmeden çevre yolundan ilerliyoruz. Gökova’ya inen o dolambaçlı yolun başında manzara fotoğrafı çekmek için duruyoruz. Nedense burada minibüsten inmek içimden gelmiyor. Bu durduğumuz yer her geliş gidişimde fotoğraf çeken insanları gördüğüm turistik yerlerden birisi.

Turistlerin içinde fakat turist olmayarak yaşayan biz Bodrumluların “turist” moduna girmesi kolay olmuyor galiba. Burada fotoğraf çekmek bana “çok turistik bir eylem” olarak göründüğünden midir nedir, bir türlü o “turist olmayan” kimliğimin dışına çıkamıyorum.

Oysa manzara gerçekten güzel, tam fotoğraflık! Benim de boynumda asılı duran iyi bir fotoğraf makinem var ama fotoğraf çekmek yerine koltuğumdan kıpırdamamayı seçerek herkesin minibüse binmesini ve bir an önce ilk kez göreceğim Datça’ya varmamızı bekliyorum.

Marmaris bir şantiyeye dönmüş!

Nihayet herkes minibüslere biniyor ve Marmaris’e doğru yola devam ediyoruz. Saatin öğle vaktini epey bir geçtiği vakitlerde Marmaris’e varıyoruz. Hepimizin karnı acıktığından minibüsün içinde sızlanmalar başlıyor. Ahmet Hıdır diğer minibüsteki ekip başımız İsmet Bey’i arayıp nerede yemek yiyeceğimizi soruyor. “Bizi takip edin” cevabını alıyoruz ve Marmaris şehir merkezine giren öndeki minibüsün ardından o trafik keşmekeşine dalıyoruz. Marmaris’in içi tam bir şantiye gibi, merkezde bir yerlerde geniş bir park yapımına girişilmiş, pek çok bina yıkılmış ve ortalık toz duman. Derken dar sokak aralarından güçlükle ilerleyerek çokça bir zaman kaybından sonra et lokantası – pideci türü bir yerde öğle yemeğimizi yiyoruz. Yemek sırasında birbirini tanımayanlar tanışıp kısa sohbetlere dalıyoruz. İşte şimdi turist modundayım artık.

Marmaris Fotoğraf Kulübü’nü ziyaret

Bu arada Marfod – Marmaris Fotoğraf Kulübü’ne de uğruyoruz. Bir apartmanın giriş katında, kısa film ve fotoğraf gösterimlerinin yapıldığı izleme salonuyla, ayrıca duvarlarındaki fotoğraf sergisiyle göz dolduran bir kulüp merkezi. Üyeleri takdiri hak ediyorlar. Çünkü burada çok faydalı ve keyifli etkinlikler gerçekleştiğinden, gerçekleşeceğinden kuşku duymuyor insan. Marfod başkanı Erdal Türkoğlu ve diğer üyeler bize yani toplam 35 kişiye çok misafirperver davranıyor. Reha Bilir’in Çizgiler isimli kısa sunumunu izliyoruz birlikte. Bu sunum bizi alıp fotoğraf dünyasının ve Reha Bilir’in evrenine götürüyor. Kısa sunum bittiğinde koltuklarımızda kala kalıp bir süre yerimizden kıpırdayamıyoruz hatta. Öyle güzel düşünülmüş, öyle güzel bir çalışma.

Minibüslerimize doluşuyoruz yeniden. Datça’ya ne zaman varacağımızı hesaplarken saatin ne kadar ilerlemiş olduğunu fark ediyoruz. Önümüzde en az 70 km. yolumuz var. Rotamız Mesudiye, Palamutbükü, Knidos ve Datça. Datça’da önceden yer ayırttığımız otelimizde geceleyeceğiz. Ertesi gün gezimiz devam edecek ve akşam üzeri Bodrum’a dönmek üzere yola koyulacağız. Program bu.

Balıkaşıran’ın baş döndüren güzelliği

Marmaris’ten çıkıyoruz. Yolumuz öyle güzel bir doğada sürüyor ki, denizi çamların arasından bir sağımızda bir solumuzda görmekten, yeşil ve mavinin en güzel tonlarında döne döne yol almaktan başım dönüyor ama yine de hiç bir görüntüyü kaçırmak istemiyorum. Bir an için bile olsa gözlerimi kapamıyorum.

Datça yarımadasının bir yanı Akdeniz diğer yanıysa Ege denizi. Yarımadanın en dar yerine “Balıkaşıran” deniliyor. Güya balıklar uçarak bir denizden öbürüne atlarlarmış da ondan buraya böyle denilmiş. Bu söylentiyi dile getirenler herhalde mizah yeteneği olan kişilerdi diyorsunuzdur siz de benim gibi sanırım.

Diğer bir rivayet de bir sahile balık akını olduğunda balıkçıların sandallarını bir sahilden diğerine karadan omuzlarında taşıyarak geçirdikleri için bu ismin buraya verilmiş olması. Bu makul geliyor kulağa. Böyle olunca yakalanan balıklar sandalların içinde balıkçıların omuzlarında havadan -yani bir anlamda uçarak- geçmiş oluyorlar ki her iki rivayet de böylece mümkün görünüyor.

Mesudiye yollarında

Datça’ya varıyoruz ama hiç içeri girmeden doğru Mesudiye’ye kırıyoruz direksiyonu. Akşam olmuş gün bitmekte ve biz ancak varabildik Datça’ya, üstelik dolambaçlı dar yollarda başımız dönmüş, yorgun bir vaziyetteyiz. Yorgunuz ama keyfimiz yerinde. Minibüsün içinde Gamze’nin, Ahmet’in, diğer ismini bilmediğim yol arkadaşlarımızın şakaları, birbirine takılmaları yerini sadece güzel melodilerin duyulduğu bir huzur ortamına bırakmış. Mesudiye’ye varmak için çok dar ve virajlı yollardan geçiyor, dik bir yamaçtan geniş bir ovaya inmek için yol alıyoruz. Aramızdan bir kaç kişinin alçak sesle şarkı söylemeye başlaması ortamı daha samimi ve rahat kılıyor.

Evet, sahile indik artık. Çok güzel bir gün batımında Mesudiye’deyiz. Her yer bağlık bahçelik. Zeytin, badem, incir ağaçları dört bir yanda. Etraftaki evlerin çoğu taş ev. Gözümüze çirkin gelen bir yapılaşma yok, daha doğrusu bizim gözlerimiz Bodrum’daki yapılaşmaya aşina olduğu için burada ufak tefek çirkinlikler varsa da yapılaşmaya dair, görmezden gelme eğilimindeyiz.

Harika bir kumsal, henüz sezon başlamadığı için açık bir yer görünmüyor yakınlarda. Karşımızda neresi olduğunu kestiremediğimiz adalar var. Tahminlerde bulunuyoruz aramızda: “Burası Simi olmalı” “Yok Kos orası” “Bozburun Yarımadası da olabilir”. Biz bunları konuşurken oralı bir genç bize doğru dönüp tartışmaya son veriyor: “Orası Tylos Adası”.

Sahilde biraz yürüyüp, hep yaptığım gibi bir kaç çakıl taşını hatıra olarak yanıma alıyorum. Günbatımı renkleri eşliğinde oradan ayrılıyoruz.

“Kent karadan gelene farklı, denizden gelene farklı görünür”

Palamutbükü’ne varmak için sahil yolunu seçiyoruz. Oradan da ver elini Knidos diyeceğiz. Yol öylesine dar ve keskin virajlarla  dolu ki, üstelik hiç araba da geçmiyor.

Kimsecikler yok yanımızda yöremizde. “İyi ki iki arabayız” diyorum içimden. Bu arada sağımızda solumuzda sık sık mezarlıklara rastlıyoruz. İçimizden biri “burada yaşayandan çok ölü var galiba” diyor. Bu söz hepimizi güldürüyor. İçimden düşünüyorum: “her yerde öyle değil midir zaten?”

Palamutbükü uzaktan görünüyor. Tam da Marco Polo’nun “Kent karadan gelene farklı, denizden gelene farklı görünür” sözünde olduğu gibi çok yıllar önce denizden tekneyle gelip bir gece kaldığımız yer değil sanki burası.

Palamutbükü mü? Knidos mu?

Hava henüz kararmamış olsa da eğer Palamutbükü’nde minibüslerden inip şöyle bir gezersek Knidos’a yetişemeyeceğimizin farkındayız. Çünkü akşam olmuş ve hiç birimiz Knidos’a biletle mi yoksa serbest mi girildiğini bilmiyoruz. Bir açık hava müzesi olarak mesai saati bitiminde içeri girilemiyor olabilir. Palamutbükü ve Knidos arasında tercih yapmak zorundayız.

İstikamet Knidos.

Muhteşem Knidos

Daha Knidos’a varmadan yolun etrafında görmeye başladığımız kalıntılardan yaklaştığımızı anlıyorum.

Güneş tamamen battığında hava henüz kararmamışken, Knidos’a giriyoruz. Nasıl bir dinginlik, nasıl bir güzellik var karşımızda böyle! Hepimiz elimizde fotoğraf makinelerimiz etrafa saçılarak bu benzersiz Antik kenti objektifimize yansıtacak en güzel kareyi bulmak peşindeyiz bu dakikalarda. Dakikalar kıymetli, çünkü birazdan hava karardığında fotoğraf çekmek için çok geç olacak.

Veeeee Datça!

Knidos’tan ayrılıp Datça’ya vardığımızda doğru otelimize gidiyoruz. Odalarımıza yerleşmek uzun sürmüyor. Yaklaşık yarım saat sonra akşam yemeği için lobide buluşup dışarı çıkıyor ve akşam yemeğimizi sahilde çok güzel bir balık lokantasında yiyoruz. Yemek çok güzel koyu bir sohbetle taçlanıyor ve sonra bir kaç arkadaşımız geç saatlere kadar eğlenebilecekleri bir bar bulup geceye devam ediyorlar.

Ertesi gün otelde kahvaltı yaptıktan sonra Ilıca Gölü denen küçük kaynak suyu göletinin de bulunduğu Taşlık Plajında yürüyerek güne başlıyoruz. İçinde Demeter, Knidos Aslanı gibi halen British Museum’da yeralan heykellerin replikalarının bulunduğu belediye parkından geçerek minibüslerimize ulaşıyoruz.

Can Yücel’in mezarındayız

Hepimizin dilinde “Can Yücel’in mezarına gidecek miyiz?” sorusu var. Can Yücel’in mezarını tasarlayan ve yapan kişi, Kars’ta yıkılan heykelin de yaratıcısı olan heykeltraş Mehmet Aksoy. Can Yücel’in mezarına tıpkı Kars’taki heykele yapılan çirkin saldırı gibi bir saldırıda bulunularak mezarın tahrip edilmiş olması, bizde hassasiyet oluşturuyor.

Gittiğimizde Can Yücel’in tahrip edilmiş mezarının görüntüsü hepimizi üzüyor. Mezarının başında genç bir arkadaşımız onun bir şiirini yüksek sesle okuyor ve Can Yücel’i sevgiyle anıyoruz. Mezarlık özellikle beğenimizi kazanıyor. Yerlisiyle yabancısıyla farklı dinlerden, milletlerden insanlar bir arada barış içinde ebedi istirahatteler.

Çok duygulanıyoruz. Bir de bakıyorum Ahmet Hıdır “Peter Sprotte Hayratı”nın çeşmesinin suyuyla mezarlıktaki çiçekleri suluyor. Ben de diğer pek çok arkadaş gibi oradan ayrılırken Allah’ın rahmeti için içimden dua ediyorum.

Eski Datça hepimizi hayran bırakıyor.

Bu hüzünlü ziyaretin ardından Can Yücel’in evinin de bulunduğu Eski Datça mahallesine geliyoruz. Burada her şey çok iyi korunmuş. Eski sokaklar, eski evler, olduğu gibi muhafaza edilmiş. “Neden Bodrum’da böyle bir yer yok?” diye hayıflanarak sokaklarında yürüyoruz.

Can Yücel’in evi olduğu belirtilen yere geldiğimizde kapısının kapalı ve kimsenin yaşamadığını görüyoruz. Evin hiç değilse avlusundan içerisinin fotoğrafını çekebilmek için arkadaşlardan bazıları her yolu deniyor. Sonunda Can Yücel’in hep geldiği kahveye gidip oturuyor ve kahvelerimizi yudumluyoruz. “Burada yaşamak çok güzel olmalı” düşüncesiyle Eski Datça’dan ayrılıyoruz.

Bodrum’a dönüş vakti.

Yola çıktığımızda Datça’yı görmek için bu ziyaretin çok kısa olduğunu, yetmediğini konuşuyoruz aramızda. Bodrum’a akşam üzeri varıyoruz. Bir dahaki gezide buluşmak üzere sözleşip ayrılıyoruz. Ama aklıma Datça’yı bir kez daha gidilmesi, gezilmesi gereken bir yer olarak yazıyorum. Datça’da görecek, öğrenecek çok şey var!

Bu Yazı Bodrumlife Dergisi’nin
Mayıs 2012 tarihli 23. Sayısında Yayınlanmıştır.

Yazı ve Gezi Fotoğrafları: İkbal Çiğdem Damar

Konu Yazarı : İkbal Çiğdem Köse

Yorumlarınızı Yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Yazılar

Antik dönemde Bodrum’un Şarapları vardı. Şimdi neden olmasın?

Önceki Yazılar

Knidos Afroditi ya da Çıplak Afrodit

En Son Yazılarımızdan Seçmeler